Anasayfa Benim Penceremden Dünya gerçekten bizi kıskanıyor mu?

Dünya gerçekten bizi kıskanıyor mu?

Son yılların belki de en çok konuşulan, tartışılan ve alay konusu olan mevzusu “Dünya bizi, Türkiye’yi kıskanıyor” oldu. Özellikle son on yılda teknoloji ağırlıklı ve daha çok savunma sanayi alanında yapılan atılımlar bu sözlerin söylenmesinde birer haklı gerekçeydi. Bunun dışında sağlık, dış politika, enerji, yerli otomobil, ulaşım gibi alanlarla da ciddi sıçramalar yaşandı. Bunu kimse inkâr edemez. Tüm bunlar aslında dünyanın bizi kıskanması için yeterli değil. Sanayide, teknolojide ve saydığım diğer alanlarda dünyanın önde gelen ülkeleri bizden çok ilerideler. Bugün dünya markası otomotivlerinin 1920 sonlarında kurulduğunu, uçak, gemi, denizaltı, balistik silahların 1940’larda geliştirildiğini, uzay teknolojisinin 1960’ların sonunda aya insan gönderecek kadar ileri olduğunu varsayalım. Bugün biz yaptıklarımızla övünsek de çok geç kaldığımız bir gerçek. Ama bütün bunlara rağmen, geç de başlasak ülke adına sevindirici gelişmeler.

Gelelim dünya bizi kıskanıyor söyleminin ardındaki gerçeğe:

Bizim insanımız her zaman olduğu gibi yine dar bakıyor ve bu kelamın ardındaki gerçeği göremiyor.

Hemen izah edeyim.

Türkiye Cumhuriyet döneminin başlamasıyla ve devam eden yıllarda, bu ülkenin gençlerine sadece yeni devletin kurulması (aslında bu tabir de yanlış; yeni kurulan bir devlet yok. Ortada zaten meclisi, bakanlıkları, valilikleri, belediye başkanlıkları, bürokrasisi, tüm yerleşik kurumları ile var olan bir Osmanlı Devleti var. Burada sadece devletin idare şekli padişahlıktan veya gerçek tabiri ile monarşiden cumhuriyete, yaşam biçimi ise İslam Şeriatı yerine demokrasiye geçiş olmuştur.) aşamasının evreleri ve sonrası detaylı ve ağdalı olarak anlatılmış, yetişen nesillerin tarihleri ile bağları kopartılarak tarihi hafıza kazanmaları tamamen engellenmiştir.

Dil devrimi Türk İslam Medeniyetinin var olan tüm kaynakları yaşanan bu kültür depremi sonrası adeta yok edilmiş, nesillerin var olan kaynaklara erişimi hususundaki merak ve arzusu köreltilmiştir. Topluma empoze edilen batı hayranlığı insanlar üzerinde müthiş bir aşağılık komplesi oluşturmuş, kendini Avrupalı gören dönemin aydın sayılan kesimi tüm sanat dallarında, özellikle edebiyatta genellikle Fransız kaynaklı eserleri Türkçeye çevirerek veya benzer eserler verebilmek için adeta bir yarışa girişmişlerdir.

Toplumun zengin ve entelektüel kesimi bu aşağılık kompleksi psikolojisi içerisinde çoğu kez komik durumlara düşmüş, batılılara benzeme aşkı genlere ve şuur yapısına hemen adapte edilemediğinden, o aydın geçinen kesimin yetiştirdiği nesiller bu ülkeyi batıya köle yapmanın zeminini hazırlamıştır. Uzattığımın farkındayım; ancak konunun iyi anlaşılması açısından bu izahat gerekli.

İslam Medeniyetinin altın çağını yaşadığı yüzyıllarda Avrupa en karanlık çağın içerisinde cehalet, hastalık, pislik ve kiliselerin engizisyon infazları altında inim inim inlemekteydi. İslam topraklarında ise matematik, cebir, geometri, astronomi, tıp, edebiyat gibi bilim dallarında muhteşem eserler veriliyor, birçok şehir ilim ve irfan merkezi haline geliyor, sayıları yüz binleri bulan eşsiz eserler halka açık kütüphanelerde istifadeye sunuluyordu.

Avrupa’da kadınlar diri diri yakılırken İslam’ın merhamet ve hoşgörüsüyle Müslümanlar bırakın insanı, hayvanları dahi el üstünde tutmaktaydı.

Tarih sahnesine çıkan Türkler dünya tarihini derinden etkilemişlerdir. İslam öncesi dahi toplumsal özellikleri ve ahlaki yapıları son derece sağlam, yaşamını ve hayata bakışını adalet ölçülerinde düzenleyen, beden ve ruhen güçlü, törelerine son derece bağlı ve tavizsiz, savaşçı ve korkusuz bir milletti.

Bu özellikleri onları her zaman güçlü ve güvenilir kılmıştır. Anadolu topraklarına geliş ve peş peşe beylikler ve devletler kurulmasıyla gerek savaş, gerek tebliğ ve gerekse diplomasi konularında tek muhatabı batı olmuştur. Anadolu’nun yerleşik ahalisi Malazgirt savaşı öncesi bu bölgeye önceden alimler gönderilerek İslam ile tanışmaları sağlanmış ve fetih aşamasında zulüm ile yöneten Doğu Roma yerine Türkleri severek ve isteyerek kabul etmeleri sağlanmıştır. Anadolu’nun Fethi sonrası Türklerle tanışan ve sürekli savaşan batı, bu yenilmek bilmeyen, savaş meydanını kendilerine dar eden, bildikleri tüm savaş taktiklerinin aksine mertçe ve asla geri çekilmeden savaşan mükemmel at süren, ok atıp kılıç savuran, gözlerinde korkunun eseri bulunmayan bu milletten çok etkilendiler. Ve tabiri caizse bu güne kadar hiç karşılaşmadıkları Türklerden müthiş çekinmeye ve korkmaya başladılar. Onları Hıristiyan âlemi için en büyük tehlike olarak görmeye başladılar.

Türkler üç kıtaya yayılan 24 milyon km kare toprağı ile dünyanın nadir gördüğü bir imparatorluk kurdular. Bunu yaparken asla fetih edilen topraklarda zulüm yapmadılar, her zaman aynı yüceliği göstererek önceden yollanan evliya ordusu ile İslam tanıtıldı ve ısındırıldı. Fetih sonrası yağma yerine her yer ihya edildi, insanların ticareti ve dini inançları serbest bırakıldı. İslam adaleti gönüllere nakşedildi. Tüm zalimlere boyun eğdirildi, ağır vergiler kesildi. Türkün adalet kılıcı hiçbir mazluma dokunmadı.

İşte bu tarihten başlayarak Tüm Avrupa ve dünyada bir Türk imajı ortaya çıktı. Zalimin delice korktuğu, mazlumun yolunu gözlediği bir millet olarak akıllara ve gönüllere kazındı. Batı kendisinde hiçbir zaman bulunmayan bu hasletler sebebi ile içten derin bir nefret beslerken kıskanmıyor da değildi.

Batılı kadınların akıncılarımızın geçiş yollarında kendilerini önlerine atarak Türk gibi güçlü, korkusuz çocuk sahibi olmak arzusuyla döl almak için nasıl çırpındıklarını bizim değil batılı tarihçilerin kendileri ifade etmektedir.

Cumhuriyetin kurulduğu yıllara kadar gelen son iki yüz yıl Osmanlının zayıflama ve çöküş döneminin ortaya çıktığı yıllardır. O büyük azamete, güce kendisini fazla kaptıran padişahların fetih yerine saraya kapanmaları, savaşma arzusu ve kabiliyetinin giderek zayıflamasına, batıda başlayan aydınlanma ve uygarlaşma hamlelerini doğru ve zamanında okuyamamaları batılı güçleri umutlandırdı ve en can alıcı yerden bizi yakalayıverdiler.

İçimizde batıya hayranlık duyan sadrazamlar, paşalar, siyasetçiler ve edebiyatçılar vasıtası ile nifak tohumları ekilmeye başlandı. Özgürlük ve milletin artık Avrupa’da olduğu gibi kendini yöneteceği fikri sürekli olarak her ortam ve her vasıta ile geniş kitlelere duyuruldu. Türkler mutlak surette sindirilmeli ve yok edilmeliydi.

Bunu savaşlarla yapamadıklarından tıpkı bugün de olduğu gibi içimizden satın aldıkları veya ikna ettikleri kişileri aktif olarak kullandılar. Yine bugün olduğu gibi özellikle öğrenciler başta olmak üzere bu genç kesimin üzerinde baskı kurarak Babı- Ali’nin diktatör olduğunu mutlaka devrilmesi ve hürriyetin gelmesi gerektiğine şartlandırdılar. Kuleli Askeri Okuluna öğrenciler tarafından İngiliz bayrağı çekilmesi bu şartlandırılmanın boyutlarını gözler önüne sermektedir.

Osmanlıyı yıkan doğrudan batı değil bizim içimizdeki hainlerdir. Batı mükemmel bir planla istediğini almış ve önlerindeki engeller tümüyle kaldırılmıştır. İslam ruhunun temelini teşkil eden hilafet kaldırılmış bu sayede Türklerin diğer İslam Devletleri ile olan organik bağı koparılıp atılmıştır.

Yukarıda da değindiğim gibi harf devrimi rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun da dediği gibi Türklerin tarih ve kültür mirasını kökünden sarsmıştır. Batı sanayi devrimlerini gerçekleştirirken Türkler sırf Avrupalıya benzemek için şapka ve kıyafet devrimine maruz kalmıştır. Aşağılık komplesi o denli ruhumuza işlemiştir ki; bugün bile batı hayranlığı nerdeyse toplumun her kesiminde bulunmaktadır.

Çok detaya girsem yüzlerce sayfa yazmam gerekecek; ancak yazıya konu olan “Dünya bizi kıskanıyor” ibaresinin temelinde, neredeyse bir asırdır uyutulan, önüne konulan ve dayatılan sahte tarihle yetişen nesiller içerisinden soran, sorgulayan, bulabildiği kaynaklarla hakikate ulaşan yepyeni, inançlı ve yürekli bir gençlik yetişti.

Batının morfine boğduğu Türkler artık kendine gelmeye ve narkozdan kurtulmaya başladılar. Gerçek tarihi öğrenmeye, batının ve içimizdeki hainlerin kahpeliklerine boyun eğmeyeceklerini, yeni uyanışın, yeni bir dirilişin körpe tohumlarını attılar.

Ne olduğumuzu, ne olmamız gerektiğini ve ne yapmamız gerektiğini bilen, öz güvenli, bilgili ve korkmayan bu nesil şu an batının kâbusu olmaya başladı bile. Kaybettiğimiz yılların acısını çıkarırcasına, gece gündüz demeden çalışan, ortaya muhteşem eserler, teknolojik ürünler çıkaran bu nesil, batının nefret ettiği ama içinden kıskanmadan edemediği nesildir.

İşte batı dolayısı ile dünya Türklerin bu uyanışını şaşkınlıkla izlerken, yüz yıl önce hafızalarına gömdükleri Türk korkusu ile yeniden yüzleşmeye başladılar. Türkler öylesine uyandı ki, bir anda; tıpkı atalarının yaptığı gibi dünyaya asalet, merhamet ve adalet dersi vermeye başladılar. Pısırık, korkakça yönetilen bir idareden yöneten, zulme karşı ürkek değil erkekçe tavır koyan bir milletle karşılaştılar. Bizim kâbusumuz bitti şimdi batının kâbusu başladı. Bu uyanış ve diriliş asla durmayacak, özümüzü bulana kadar yükselmeye devam edecektir.

Tarihte olduğu gibi bugün de batının bu korkularını, kaygılarını kendi korkuları ve kaygıları gibi kabul ederek, siyasi ve ekonomik sahada delalet ve ihanet içinde olanlar var. Onları ve rahat tavırlarını gördükçe mideme ağrılar giriyor. Toplumun hâlâ uyanmayan bir kesimi olduğu gibi uyumadan bu ihanetlere sarılan hatırı sayılır bir kesimi mevcut. Kimsenin siyasi görüşü beni ilgilendirmez, saygı duyarım; ama ihanetleri açık ve net olanların desteklenmesi, alkışlanması kabul edilemez, görmezden gelinemez.

Tüm dünyayı saran salgın ve ekonomik sarsıntının bir amacı var. Hayret ettiğim şey ise toplumun her kesiminden insanların milli ve inanç şuurundan yoksun şekilde faturayı yanlış kişilere kesmesi. Tamamen para odaklı, cebine girenden başka hesabı olmayan, olayları, cereyan eden içerde ve dışarıdaki hadiseleri okumaktan, anlamaktan aciz, dar akıllı tiplerin birde sosyal medyada boy göstererek salyalar akıtmasına tahammül edemiyorum.

Batının bu ülkeye ektiği tohumlar, özellikle toplumu derinden etkileyen sanat, siyaset, akademi, sivil toplumlar gibi alanlarda yeşerdiler ve bugün Türkiye’nin başına bela oldular. Batı adına, batı menfaati uğruna kin ve nefret kusuyorlar, toplumu yanlış tarafa yöneltiyorlar. Bu milletin gerçek münevverlere itibar etmesi gerekir. Kendi dışkısını yiyecek ve bunu utanmadan ifşa edecek kadar zavallılaşan batı hayranı kişilere hadlerini bildirmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, Türkler yeniden tarih sahnesine çıkıyor. 2023 en önemli kırılma noktası. Bunun ne anlama geldiğini Türk halkının azami çoğunluğu farkında. 2053 ve 2071 hedefleri boşuna konulmadı. Bu atılımı ve hedefleri artık Allah’ın yardımı ile kimse durduramaz. Yüz yıldır uyutulan bu millet artık uyanıyor ve çok kısa sürede inanılmaz yatırımlar yapıyor.

Önce devletimizin ve milletimizin can güvenliği için savunma sanayi hamlesi, ardından sanayi ve teknolojik yatırımlar, enerjide bağımlılığın sonlandırılması ve dış siyasette itibarlı ve kararlı adımlar atılmasını diğerleri takip etti. Bu uyanış, bu diriliş, bizim değil belki ama çocuklarımızın tüm dünyaya tıpkı ecdadımız gibi hak ve adaletle hükmedecekleri anlamına geliyor. Böyle bir dirilişin örneği yok, bu sebeple tüm dünya mazlumları bizi bekliyor.

Onlar bize bizden daha çok inanıyor ve güveniyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilir

“Ben artık bir Dinsizim..”

Bazen insanın içinde öyle bir boşluk oluşur ki; tüm uzaydan bile daha geniş ve daha derin …