Anasayfa Benim Penceremden Gençlik nereye gidiyor?

Gençlik nereye gidiyor?

Gençlik, bir insan için çok kıymetli bir dönem. Hayatı bu yaşlarda anlamaya çalışmak, kendi başımıza, sadece okuduklarımız ve duyduklarımızla kendimize sağlam bir yol çizmenin kavşak noktası. Yanlış bilgiler edinmek ve yanlış insanları dinlemekle belki ebedi kaybedilecek bir ömür. Yaşamı, öncesi ve sonrasını kavramak, bu bakış ve inanışla yola devam edebilmenin, sancılı bir o kadar da tuzak dolu sürecinde muaffak olabilmenin veya olamamanın belirlendiği seneler.

Yıl 1980 ler. Sakarya’nın şirin ilçesi Akyazı. Mevsim sonbahara dönmüş, Keremali’den ilçe merkezine doğru hafif, ılık bir rüzgâr esmekte. İlçe meydanındaki parkta, yapraklarını dökmeye başlayan bir ağacın altındayız.  Eski köy kahvelerindeki gibi her tarafa sallanan iğreti bir masa ve masanın etrafında biri ben, diğer üç kişi ile birlikte oturmaktayız. Saat gece yarısını geçeli epey olmuş. Hemen parkın yanındaki Jandarmanın saat başı çaldığı nöbetçi düdüğü, bazen sesimizi yükselterek hararetli tartışmalarımıza karışan tek ses.

Biri samimi arkadaşım, diğer ikisini o akşam tanıdım. Arkadaşım Akyazı’da esnaf, diğerleri İstanbul’da Güzel Sanatlarda okuyan öğrenciler, sonradan ressam olup halen Viyana Üniversitesinde öğretim üyesi olan ağabeyinin okuldan arkadaşları. Misafir olarak  arkadaşta kalıyorlar. Akşam saatlerinde parkın Konuralp İlkokuluna bakan köşesinde başlayan sohbetimiz çok geçmeden; Orta çağ Avrupa’sı, Engizisyonlar, Rönesans, Fransız İhtilali ve son olarak Bolşevik İhtilalini kapsayan çok geniş bir alana yayıldı.

İnsanlığın karanlık ve kanlı asırlarda maruz kaldığı cehaleti ve aydınlanmayı anlatmaya ve anlamaya çalışırken benim düşüncelerim ve onların ki tamamen zıttı. Ben hayatın başlangıcını ve sonunu sadece Allah’a bağlıyordum. İnsanlığın düştüğü zilletin ve ulaştığı zirvenin tamamen insan kaynaklı olduğunu, sebep-sonuç bağlamında kusuru da ihsanı da, insan dışında farklı yerlerde aramanın hata olduğunu savunuyordum.

Özellikle iki üniversiteli arkadaş bana karşı oldukça baskındılar. Benim arkadaşta kendi fikirlerinin doğruluğunu teyit ederek “pes” etmem yönünde diplomatik yaklaşıyor; “bak gerçek bu” deyip adeta bana alan bırakmıyordu. Her üçünün de ortak noktası Allah’a inanmıyorlardı. Sadece benim arkadaşın evinde yüzün üzerinde, çoğunluğu felsefe olmak üzere materyalist içerikli kitaplar vardı. Yalnız felsefe değil, siyaset tarihi, sanat tarihi gibi konularda, bana bakarak fazlasıyla  iyi durumdaydılar.

Sordukları birçok soruya cevap veremiyordum. Parktan her ayrıldığımızda sabah ezanı okunmak üzereydi ve ben ağlamaklı, yenik ve yıkık vaziyette eve yönelirdim. Onlardan aklımda kalan, yüzlerindeki alaycı ifadeydi.  Beni üzen nefsimin duyduğu eziklik değil, inandığım kutsalımı savunamayacak kadar bilgisiz ve yetersiz olmaktı. Kendi adıma değil, inancım adına mahzundum. Kendi çevremde dindar insanlarla irtibatı sıklaştırdım, hocalarla, imam ve hatta müftülerle gidip saatlerce kafamdaki sorulara cevap aradım. İmanımdan şüphem asla olmadı ve hiçbir vakit kafa karışıklığı yaşamadım. “acaba” diye bir tereddüt duymadım. Tek tasam bana yönelen ve cevabını veremediğim sorulara elle tutulur, gözle görülür bilimsel somut deliller verebilmekti. Benim içimi yakan sadece yetersiz olmak değil, onların aslında uçuruma doğru gittiklerini anlatamamanın acısıydı. Onlar için üzülüyordum.

O iki misafirle birkaç kez daha karşılaştık. Fakat Akyazı’da ki arkadaşla sıklıkla bir araya geldik. “Onu anlamanın yolu inandıklarını öğrenmektir” diye düşünerek evindeki felsefe ağırlıklı kitaplardan epey aldım. Bazen haftalarca evden çıkmadan okudum. Okudukça şaşırmaya, şaşırdıkça anlamaya başladım. Yunan filozoflarından başlayarak, Konfüçyüs, Descartes gibi Uzak doğu ve iç Avrupa düşünürlerine, Sigmund Freud’dan, psikanalize, Karl Marx’dan  Das Kapital’e kadar geniş bir fikir dünyasında dolaştım.

Vardığım sonuç aslında son derece basitti. Dünyadaki bütün kitaplar ya Allah’ı anlatmaya ya da O’nu inkâr etmeye çalışıyordu. Felsefe madde bilimdi ve gaybı reddediyordu. Delil istiyor, delilin olmadığı, hiçbir düşünceyi kabul etmiyordu. Asırlarca materyalist felsefe, idealist veya sonradan yanlış adlandırılmış da olsa İslam Felsefesiyle sürekli çatıştılar. Materyalizm tüm dünyada insanlar üzerinde inanılmaz etkiler yaptı. Sadece Müslümanlar değil, diğer dinleri de reddederek milyonlarca insanı sadece sorularla ateist yaptılar.

Aradan yıllar geçti, ben kısa zaman sonra Akyazı’dan ayrılmış farklı illerde görev almıştım. Bir ara haberleştik o arkadaşın dükkanına uğradım. Hüzünlüydü, öğrendim ki annesi vefat etmiş. İyi bir kadıncağızdı; namazında, niyazındaydı. Böyle bir anneden nasıl böyle bir evlat yetişir hiç anlamamışımdır. Bana bir ara ” annemin mezarına gidelim, sen bir Yasin oku” dedi. “Neden sen okumuyorsun” dedim. Gözlerini kaçırdı. Aslında inanmayı istiyordu ama bir türlü gururunu aşamıyordu. Gittik  ve kabri başında Yasin okuyup dua ettim. Oda ellerini açtı bir şeyler mırıldandı. Ne okuduğunu sormadım.

İkimizde yaşlandık.  Hala felsefe yapıyor, akıllanmıyor. Bugünün gençliği de aynı hastalıktan muzdarip. Dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak. Gençliğin benliğini, imanını sonu karanlık sorularla örselediler ve çaldılar.

Bugün dünden çok daha vahim bir durumdayız. İslam’a karşı inanılmaz bir saldırı var. Direkt saldırmıyorlar. Bir çakının bir ağacı yontması gibi ufak parçalar kopararak savaşıyorlar. Dijital çağdayız, teknolojinin bütün araçlarıyla üzerimize geliyorlar. Özellikle üniversitelerde tam bir kıyım var. Anadolu’dan bin bir umutlarla gelen öğrenciler teker teker avlanıyor. Bilinçlenmemiş, ailesinden yeterli eğitim alamamış, genelde fakir, fark edilme, değer verilme gibi eksik kalan yönleri doldurulan yavrularımız çok kolay kandırılıyor. Ailesinden baskı gören, hayatı, merakı ve yaşamı kısıtlanan, televizyonlarda, filmlerde ve sosyal medyada yoğun olarak sürdürülen algılardan etkilenerek içinde hem nefreti hem de umutları büyüten evlatlarımız; üniversiteyi kazanmayı bir kurtuluş, baskıdan kurtulmanın anahtarı görüyorlar.

Bu kafayla gittikleri üniversitelerde çok çabuk kandırılabiliyorlar. Daha en başında aile baskısını, ayakları üzerinde özgürce durabilmeyi “muhalif-asi” olmakla aşabileceği gösteriliyor. Dini inançların insanı yozlaştırdığı, ufku daralttığı ve insanlığı karanlık çağlara geri götüreceği inandırılıyor. Bu durum, toplum farkında olmasa da televizyonlarda, internetin sağladığı dijital ortamlarda sistemli şekilde pompalanıyor.

Çocuklar ailelerinden koparılıyor. Dinsizliğe giden yolda önce peygamberi aradan çıkarmaya çalışıyorlar, ardından yakında Kur-an’ı yok sayacaklar. Ve son aşamada İslam düşmanı, ateist bir nesil yetişecek. Bunu kısmen başardılar. Ateizm bu ülkede hızla yayılıyor. Bunu görmemek için kör olmak lazım. “Benim kalbim temiz” diye teselli bulan yüz binlerin hatta milyonların olduğu bir ülkedeyiz. İslam’ın ve imanın şartlarından bir haber, “din, Allah ile kul arasındadır, kimseyi alakadar etmez” diye kendini avutan ve bununla mutlu olabilen insanlarla bir arada yaşıyoruz.

Bir asırdır ucube tiplemelerle dindar insanlar veya din adamları aşağılandı, alay konusu oldu. Filmlerde, tiyatrolarda, karikatürlerde, masallarda, romanlarda yobaz, yalancı, sapık, düzenbaz, hırsız ve cahil gösterildi. En az üç-dört nesil bunlarla büyüdüler.

Evet, İslam kişiyi bağlar. Hesabını sadece kendisi verecektir. Ya sebep olduklarının hesabını kim verecek. Yükümlülüklerinin, başkalarının üzerindeki haklarından nasıl kurtulacak. İslam sadece namaz ve oruçtan ibaret değil ki. İslam aynı zamanda sosyal hayatı en ince ayrıntısına kadar düzenler. Bireyleri başka fertlere karşı da sorumlu tutar. İslam, bilimle dünyayı ve yaratılışı anlamayı, ibadetle ahreti kazanmayı insanlığa sunar. İslam bilim dışı değil aksine tüm bilimin kaynağıdır. İslam bilimin yolunu aydınlatan bir ışıktır. Gözleri ve kalpleri açık olanlar bundan nimetlenirken, sadece gözleri açık olanlar gerçeklere şaşı bakarlar. Kalple ikrar edilmeyen bir bilim ise kördür.

Yarınlar gelecek ve bir sonraki yarınları bekleyecek. Bu uzun ve yorucu yolda mutlaka gençlerimize destek olmamız, gittikleri karanlık yolları İslam’ın nurlu ışıklarıyla aydınlatmamız şarttır. En önemlisi Müslüman Türk aile yapısını korumamız, üzerine yapışan her türlü kir ve ifrazatı söküp atmamız gerekir. Çocuklarımızı mutlaka çok seviyoruz. Onları kendi başlarına ve ebeveynin yerini dolduran kirli ellere bırakmamalıyız. Şefkatli ve akılcı davranarak, kırmadan, incitmeden, gururlarını okşayarak, gerçekleri sıkmadan, bunaltmadan sabırla göstermeliyiz. Tabi önce ebeveynler olarak gerek kafa yapısıyla ve gerekse yaşam tarzımızla, İslami ölçülere uymamız nispetinde onlara örnek olabiliriz. Zorlayarak değil sevdirerek, hissettirerek öğretmeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilir

Köftenin sırrı

Oldum olası kuru köfteye bayılırım. Bugüne değin altmışa yakın vilayetimizi gezdim; ilk so…