Anasayfa Notlarım Hayata düştüğüm notlar

Hayata düştüğüm notlar

***

İman ve Ahlâk gibi insani kavramlar ve elde edilen veya emanet verilen unvanlar; ancak sağlam ve sarsılmaz karakterli insanlarda değer ve mana kazanır. Bir insanın ne üstlendiğine değil, ne ile yüklendiğine bakılmalıdır. Toplum önce karakterli olmayı başarırsa, bundan imanlı, ahlaklı ve dürüst nesillerin çıkması kaçınılmaz olduğu gibi; bu zırhla kuşanan toplumlarda huzur ve güven tam manasıyla tesis edilir.

***

Ne çok güzel cümleler kuran, ne market alışverişini kendi yapan, ne korumasız gezen, ne kırmızı ışıkta duran, ne de halkçı görünmek adına türlü kombinasyonlar deneyen bildiğimiz  kişiler, iyi bir birey olabilirler; fakat asla iyi bir LİDER olamadılar ve olamazlar. 

LİDER kişinin en önemli niteliği; düşünce ve eylemlerinin milletinin tarihsel ve kültürel temeline dayanması, milli olması ve mukaddesat şuuru taşıması, verdiği tüm kararların özünde halis niyet ihtiva etmesi,  karşılaştığı risk ve tehditleri iyi yönetmesidir. Devlet ve Millet adına insani, ahlaki ve hukuki güç ve kudreti adalet çizgisinde tutabilmesidir.

Bir LİDER’in en belirgin özelliği ise sadece söyledikleriyle değil, yaptıkları, yaşadıkları ve yaşattıkları ile milyonları gönül merkezinde bir araya getirebilmesi ve bu kitleleri davasına inandırabilmesidir.

***

Bu iktidarı devirmenin yolu; 

Türk’e ezelde ve ebette düşman olanlarla iş birliği yaparak, onların destekleri ve sağladıkları imkânları kullanmak suretiyle;

Veya

İktidarın Devlet ve Millet adına ortaya koyduğu ne varsa, daha iyisinin yapılabileceğini anlatmak, fikri ve fiziki manada milleti buna inandırmak suretiyle;

Sizce iktidarı devirmek için muhalefette yer alan dört parti hangi yöntemi tercih ediyor?

***

Tarihte yaşanan ve derin izler bırakan olayları,  bugünün şartları ve düşünce yapısı çerçevesinde değerlendirmek yanlış olur. O günün koşullarını iyi tahlil edip anlamadan ve detaylı gözden geçirmeden yapılan her eleştiri veya övgü, gelecek nesillere yanlış aktarılmış ve buna inandırılmış bir miras olarak kalacaktır. 

***

Kullanmaktan en nefret ettiğim, buna rağmen hâlâ kullanmaktan kurtulamadığım bir sözcük PARDON..Dilimize Fransızcadan geçen bir kelime. Neden nefret ettiğime gelince: Sıkça telaffuz ettiğimiz bu kelimeyi genelde “özür dilemek” gayesi ile kullanıyoruz. 

Günlük hayatta yaptığımız küçük hata ve yanlışların affedilmesi için karşı tarafa karşı söylüyoruz. Bana çok sahte geliyor. “Pardon” demekle aslında “özür dilerim” demek istiyoruz ama özür dilemiş gibi hissetmiyoruz. Yalandan bir baştan savma gibi geliyor. Onun yerine “özür dilerim” demek daha sıcak ve samimi oluyor ama gerçekten özür dilemek gibi hissettirdiğinden gurura biraz ağır gelebiliyor.

Bana göre “pardon” demek yerine “af edersiniz” veya “özür dilerim” demek; hem söyleyen, hem de söylenen kişi için daha inandırıcı ve daha içten kelimeler. Bunu sadece ben mi böyle düşünüyorum acaba?

***

Nefretin sevgiden daha güçlü bir duygu olduğu söylenir; bence haklılık payı var; zira sevgi kendinde olanı vermeyi ve paylaşmayı gerektirirken, nefret paylaşmadığı gibi karşıdakinin elinde ve yüreğindekini zorla da olsa almayı ilham eder. İnsan nefsine vermek ve paylaşmak ağır gelirken, almak kolay ve meşru gelir. Bu da insan fıtratının, eğilime ve eğitime göre şekil bulmasıdır.

***

Karşısındaki kişilerin düşünce ve karakterini anlama, olayları kavrama ve analiz etme becerisi olmayan insanlar; her zaman en kolay ve en ilkel yöntem olan ön yargıya sarılırlar.

***

Ne Karadeniz’de doğal gaz bulunması, ne Akdeniz’de petrol bulunacak olması, ne de öngöremediğimiz bir gelecekte yaşayacaklarımızın basit hamleler olmadığını hepimiz göreceğiz.Yüz yıl önce bizden ne çalınmış ve gasp edilmişse, tıpkı Ayasofya’nın yeniden cami olarak ibadete açılması gibi aslına rucu edilecektir. 

***

Bir Müslüman yalancı, sapık, hırsız, namussuz veya ahlaksız olamaz; lakin sapık, hırsız, namussuz veya ahlaksız biri ne yazık ki Müslüman olabilir. Ortalıkta dolanan ve paçalarından cürüm, suratlarından meymenetsizlik ve dillerinden şer akanları bu kıssas ile ölçmeli, samimi inanç sahipleri incitilmemelidir.  

***

Bir insanın ısrarla sadece kusurlarını görerek, güzel ve iyi yönlerini görmezden gelen kişiler, aslında kendi iç dünyalarının, hayata bakışlarının ve niyetlerinin birer röntgenini ortaya koymaktadırlar.

***

Bir milletin eğitim düzeyi, iktisadi zenginliği, siyasi becerisi, askeri kudreti, hukuki güvenirliği, o milleti uygar yapmaya yetebilir; ancak asla medeni yapmaz. Medeniyet için temiz ve şanlı bir tarih, emsalsiz bir kültür mirası ve en önemlisi “Şuur” gereklidir. Kendi insanına duyduğu hassasiyeti ve yaşattığı tüm güzellikleri, tüm insanlık için duymayan ve yaşatmaya çabalamayan milletlerde şuur yoktur. Bu sebeple batı medenileşemeyen bir uygarlık olarak kalmışken; bizler henüz uygarlaşma yolunda ilerleyen medeni bir milletiz. Tarihe ve geleceğe bu nazarla bakarak, medeniyetimizi uygarlık zenginliği ile taçlandırmalıyız. 

Bizi buna ulaştıracak yegane yol birlik olmaktan ve “Milli Şuur” etrafında kalarak aynı ikbale bakmaktan geçmektedir.

***
İstanbul’da PKK ve DHKP-C nin yakın zaman da müşterek hareket ederek silahlı eylemlere başlayacaklarını düşünüyorum.
Son yirmi yılda İstanbul’un kilit noktalarında; mesela DHKP-C nin hakim olduğu, Ok Meydanı, Nurtepe, Gazi, Gülsuyu gibi bölgelerdeki hakimiyetlerini PKK ya kaptırdılar. Çatışmama kararı aldılar ve şu an, özellikle İBB nin CHP tarafından alınması ile süreci hızlandırdılar.
PKK’nın uzun zamandır silah yığınağı yaptığı biliniyor. Eminim Devletimiz gerekli bilgilere sahiptir ve gerektiğinde lüzumlu adımları atacaktır.

***
Düşüncelerde ki değişimi ne sağlar veya etkiler? İhtiyaçlar mı? Beklentiler mi? Yoksa daha farklı sebepler mi?
Bazen tam ters istikametlere yönelenler var. Bu, yanlıştan dönmek midir? Yoksa yanlışa tabi olmak mıdır?
Yirmi yıl boyunca düşüncesine toz kondurmayanlar, bir bakıyorsunuz bu yıllar boyunca çatıştığı fikrin safında. Onların saflarına nasıl geçebildiler? İnandıklarına, artık inanmamaları nasıl sağlandı?
İnsan sorgulayan bir varlık, başkalarını sorgularken kendi durumlarını neden görmezden geliyorlar?
Yıllarca inandığı davalarını ne uğruna terk ettiler? Bir insan davasından ne uğruna vazgeçer veya sığındığı dava kalesini neden terk eder?

***
Her canlı, yaşamını sürdürebilmek için uygun koşulların bulunduğu bir alana ihtiyacı vardır. Bu evrensel bir kuraldır ve sadece bunları kapsamaz.
Bir insanın veya topluluğun iş ve düşünce eylemlerinin de içine alır. Bu alana haiz olmayan canlı veya fiil, bulunduğu dar yerde sıkışmış vaziyettedir.
Saha açmak, uzandığı son noktada sabitlenmek ve daha uzaklara ulaşabilmek için tekrar şartları zorlamak en önemli hedefleridir.
Bugün İstanbul, ihanet odaklarının, sıkıştıkları dehlizlerden uzanarak sabitlendikleri noktadır. Yeni hedeflere uzanabilmenin en önemli mihenk taşıdır. Güneşin battığı yerden ne gözlerini, ne de ellerini uzak tutamadıkları bu aziz ülkemin en kadim şehrinde inanılmaz bir yer altı örgütlenmesi var.
Şehri kağıt üzerinde yönetenler vitrinde, gerçekte yönetenler ise yakında başlayacak çatışma ve kaosun planlarını yapmaktalar.
Hiç olmadığı kadar tehdit altındayız. Her Müslüman’ın siyaseti bir tarafa bırakıp gerçekleri görmeye çabalamalıdır. Bizi tüm ayrılıklarımıza rağmen tek çatıda toplayacak olan sadece inancımızdır.
Gelişmeleri, olayları doğru okumak lazım. Yarın çok geç olabilir.

***
Bugün kendilerine çağdaşlığın zirvelerinde yer tuttuklarını zannedenlerin ağzında pelesenk olan bir söz var: “Osmanlı cahil bir toplumdu.” Evet, bunu diyorlar.
Nasıl oluyor da bu cahil toplumun devletini 600 yıl yaşatabildiklerini açıklayamıyorlar.
Sosyal düzende, adalette, ekonomide, bilimde, ahlak ve fazilette gerekli niteliklere sahip olarak bunu başardıklarını anlatıyorum.
Üstelik onlara 1300-1400 yıllık tarih diliminde, kuruluşlarının ilk asrın da Osmanlı’nın neleri başardıklarını gösteriyor ve son yüz yılımız ile karşılaştırmalarını istiyorum.
Bir cevap beklerken sadece hakaretle mukabele ediyorlar. İşte asıl cehalet bu!

***
Biz tavlada bile hile yapanı, sonra “yapmadım” diye yalan atanı sevmezken, bunların boyunu aşan hile ve yalanlarına nasıl tahammül ediyorlar?
Ya zarı birlikte atıyorlar ya da hile yapmayı kural, yalanı sevap sayıyorlar…

***
Kursağımıza gidecek nimeti düşünüp tasa ettiğimiz, yaşamın getirilerinden sadece midemize bir yol açabilmenin peşinde koşmak kadar; nimeti kader çizgisine getiren, ruhumuzu besleyen, hikmet deryasında nasip arasaydık, bugün ne rızkımızdan korkumuz olurdu, ne de cehalet çukurlarında debelenirdik.

***
Çocuklarımız, evlatlarımız, yavrularımız. Yaşamımıza kattıklarıyla hayatı anlamlı kılan, peşlerinden hasret damlacıkları döktüğümüz, Rabbimizin en kıymetli emanetleri. Sizlerin varlığı bize zaten her gün bayram. Yarın da sizin bayramınız.
İsterdim ki, sağlıkla yaşadığınız her gün size de bayram olsun. Korkusuzca yaşam sürün, ne bedeninize kirli bir el dokunsun, ne de ruhunuza bir leke bulaşsın.
Yarınlar endişeniz olmasın, ne açlık, ne savaş ne de cehalet size uğramasın.
Bayramı kutlu olsun, tüm dünya çocuklarının..
Ve bugünü bayram yapmak için can veren, kanını döken, şehit ve gazilerimiz..Ruhlarınız şad olsun…

***
Birilerine bazen “ölümsüzlük” izafe ederiz. En çok da gebertilen Marksist ve Leninist teröristler için “filanca ölümsüzdür” der, aynı kafanın mahsulleri.
Dünya var oldukça adlarının yaşatılacağına delalet ederler güya. Bazen de gerçekten tarihe mal olmuş kişilere ithaf edilir bu kavram.
Geride imar ettiklerine veya yıkıp geçtiklerine bakmadan. Mamur ettiklerinin sevinçleri önemsenir de; tarumar ettiklerinin acıları, çığlıkları hiç duyulmaz.
Birde madalyonun diğer yüzü vardır, aslı da budur. Dünyada insanın insana biçtiği rol, etiket veya unvan dünya da kalıyor. Birine “kahraman” demek onu ötede de kahraman yapmıyor. Baki hayatta kahraman olanlar, dünya da genelde reklamı yapılmayanlardan çıkıyor.

***
Bir yerlerden fotoğraf arakla, kes, yapıştır, altına ne istersen yaz. Sonra sosyal medyada paylaş, sadece birkaç saatte binlerce paylaşım alır.
Diğer yandan, evrenin değişmeyen insani kavramlarından yola çıkarak, bir sorunu, bir gerçeği, analiz et, kendince sebep ve sonuçlarını irdele.
Sonra samimice çözüm öner veya basit bir konuyu yine basit cümlelerle sorgula. Yalansız ve riyasız sosyal medyada yayınla; en fazla birkaç yüz yorum ve paylaşımda kalır.
Bunun nedeni, yalan ve iftiranın normalleştirilerek sevdirilip alıştırılmamız mı?
Yoksa bizde aslında var olan gerçek dışılığa olan sempati duyma isteği mi? Ya da hepsinin temelinde yatan, kişisel çıkarlarımızı destekleyecek tüm materyallerin doğruluğunu sorgulamama temayülü ve bundan ahlaki bir sonuç çıkaramama eksikliği mi?
İnsanlar git gide doğru karşısında yalan duymuşcasına tepkili, yalan karşısında da doğruyu işitmişcesine mutluluk duyuyor. Bu paradoks nasıl ve ne ile açıklanır?

***
Dünya döndükçe, insanlık var oldukça; küfr karşısında imanlı, alçaklık karşısında faziletli, yalan karşısında hakikatli, ihanet karşısında sadakatli, zulüm karşısında adaletli, zayıflığın karşısında güçlü, cehaletin karşısında akıllı ve gelebilecek her musibete karşı sabırlı olacağız.
Biz yaşadıkça sadece Hak’tan ve haklıdan yana olacağız.

***
Her şey sadece Adana’da ki sahra hastanesi ile sınırlı kalsaydı, bende herkes gibi güler geçer, “olabilir” diyebilirdim. Komik bir siyasi anı olarak hafızamda kalır, sonra unutur giderdim. Fakat bir meydan larousse setine sığacak kadar ibretlik sabıkaları var.

Siyaseti milli ve ananevi zeminde değil, meşru olmayan argümanlarla, yalan, iftira ve ifrat ile yürütüyorlar. Devletimizin ve milletimizin dünya arenasında ki maddi ve manevi itibarını, siyasi hazımsızlıkları ve çapsızlıklarına kurban edebilecek kadar basit ve ilkesizler.

Ahlaklı ve yapıcı bir siyasetle değil, milletimizin lehine dahi olsa olumlu tüm gelişmeleri inkara ve aşağılamaya dayalı bir politika üreterek düşüncelerini meşrulaştırmaya gayret ediyorlar.

Hiçbir şey gizli değil ve kalamaz. Yapılanları millet alenen görüyor. Buna rağmen bunlara bakıp hala peşlerinden gidenlere şaşıyorum.
İdeolojik tercihinize saygım olabilir ama ne olur, başınıza bir an önce, bizi kendisine saygı duymaya mecbur bırakacak kadar milli ve şahsiyetli siyasetçiler getirin.

***
Bir dolap, bir beyaz eşya, bir makine satın aldığınız da, üretim yapıldığı yerde paketlenirken içine “kullanma kılavuzu” koyarlar. Bunları satın alan insan da buna bakarak ürünü kurar veya çalıştırmayı öğrenir.
Peki, insanlığa bahşedilen koskoca bir hayat için hiç kullanma kılavuz verilmedi mi?

***
Bir Müslüman’ı ölümden korkutmayan tek şey, ahrete olan imanıdır. Vaat edilen cennete kavuşmanın tek yolu ve tek ruhsatı ölümdür. Ölüm, bu sebeple mümin için korkutucu değildir.
Dünyada yaşadıkları tüm sıkıntı ve zahmetlere katlanmasında kendisine güç ve umut veren, ölümle kavuşacağı ebedi hayata olan özlemidir.

***
Bir Müslüman’da olmaması gereken tek özellik yalancılıktır. Biri yalan söylüyorsa, birileri de o yalana inanmakta ısrar ediyor, yalanı ve yalancıları itibarlaştırıyorsa; ortada dinen, ahlaken ve vicdanen, çok büyük bir sorun var demektir.

***
Bir insandan neden nefret ederiz? Gözümüzle görüp, kulaklarımızla duyduklarımız sebebi ile mi? Yoksa başkalarının iddiaları ile mi? Kaynağı ve ispatı olmayan iddialara itibar etmek aklı ve vicdanı yaralamaz mı? Asılsız olduğunu bilsek bile yine de kendimizi inanmaya zorlamak, yalana inananların safında olmaya çabalamakla sadece kendimizi kandırmaz mıyız? Peki, her şeyin kayıt edildiği bir alemde, kimden neyi saklayacağız?

***
Bugün ki CHP ye iki konuda hayranım ve gıpta ediyorum. Birincisi; liderleri kendisini göstererek “Ben aslında dünyalı değilim, Mars’tan ışınlanarak geldim” dese; ona sorgusuz sualsiz inanacak bir seçmeni var. Daha şaşırtıcı olanı ise buna kendisinin de inanabilir olması.
İkincisi, şartlar ve koşullar ne olursa olsun seçmeni son derece sadık. Partinin çizdiği yoldan kesinlikle sapmıyorlar. Bana tamamen ters gelse de, inandıkları davalarına cansiparane çalışıyorlar.
Tabi bunları söyleyerek gururlarını okşadıktan sonra şunu da samimiyetle ifade etmeliyim ki; Çok fazla hayale kapılmamalıdırlar zira mukaddes davamız çok yakında bu topraklarda adalet ve azametiyle tesis edilecektir.

***

Kendi aklı ve bilgisi dururken, neden bir başkasının fikirlerine sarılır insan?  Kendi yazıp söyleyebileceği yok mudur ki neden, bir başkasının ağzı ile yazar ve konuşur. Yetersiz, bilgisiz ve cesaretsiz olduğundan mı? Yoksa kendi adına başkalarının konuşmasına rıza göstererek, aklını ve yüreğini küçümsediği için mi?

İnsanlar sadece bileklerinden kelepçelenmeyeceğini, fikren ve ruhen zaaf gösterdiklerinde tüm melekelerine zincir vurulabileceğini bilmiyorlar mı? Sadece kendilerine gösterilene itaat edecek kadar efsunlanan insanların, geçmişleri unutturulup, sahte geleceklerle uyutulduklarını ne zaman anlayacaklar.

***
Baskının, onca şüphe ve yalanın ortasında dahi gerçekleri görebilmek, ne kaybedeceğine bakmaksızın çıkıp doğruları haykırmak erdemli, haysiyetli ve cesur yürekli insanların özelliğidir. Korkaklar, gerçekleri bildiği halde susanlar, saklayanlar, hem tarih önünde, hem de Allah katında mesuldürler.

***
Kimi gözlerine hayran, kimi saçlarına. Kimi karizmasına hasta, kimi sigarayı tutmasına. Kimi kıyafetine bayılır, kimi ata binişine. Kimi çapkınlığına imrenir, kimi rakı içişine. Başka? Hepsi bu mu?
Peki, tarihin akışına etkileri, düşünce ve inanç yapımızda ki tesiri, geçmişimize ve geleceğimize dokunuşu? Bunlar hakkında neden konuşmuyorsunuz? Bilmiyor musunuz yoksa bilmek mi istemiyorsunuz?

***
Bu millet, iktidara yönelik karalama, yalan ve iftira ile yürütülen saldırılara destek olarak harcadıkları enerjiyi, muhalefet partilerini milli, güçlü ve şahsiyetli yapmak yolunda harcasaydı; milletçe sadece iktidarı ve muhalefeti değil, devletimizi de milletçe hakkıyla yönetebilmenin gururuna ve şuuruna ulaşırdık.

***

Batı, tarihin hiçbir döneminde medeni olmamıştır. Bugün batının tarihini bilmeden, medeniyetin beşiği olarak görüp de imrenenler, kendi vatanlarını küçümseyerek aşağılayanlar, çok yakında nasıl uçuruma yuvarlandıklarına şahit olacaklardır. Onları bu çöküşe sürükleyen ise madden çok zengin olmalarına rağmen ahlaksızlıkları, Allahsızlıkları ve vicdansızlıklarıdır.

***

İnsanlığa zulüm yaşatanlar hukuksuzluktan güç ve cesaret alarak bunu yaparlar. Zulme uğrayanlar ise hep ufuksuzlukları ve korkaklıkları sebebi ile bu zulme maruz kalırlar.

***
Bir insanda hem meziyet hem de kusur bulunur. O kişide sadece meziyet ararsan kusuru, kusuru bulmaya çabalarsan da meziyetleri göremezsin. Aklınla ve yüreğinle sadece birini bulmaya odaklanırsan; bugün olduğu gibi mazlumu ezer, zalimi alkışlarsın.

***
Ben en çok insanların aptal yerine konulmasını, daha da kötüsü; halkın kendisini aptal yerine konulmasını kabullenmesini, görememesini hazmedemiyorum. Bu salgın daha yeni başladığında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, aynı Adana’da ki “Sahra Hastanesi” kepazeliği gibi bir duyuru yaptı. Parklar, meydanlar ve miting alanlarını hastane olarak tahsis ettiklerini, filan yere bilmem kaç yataklı hastane planladıklarını açıkladılar. Zaten açıklama başlı başına bir faciaydı. Tahsis etme ve planlama. Tüm yapılan buydu.

Tıbbi ve medikal donanımlı, teşhis, tedavi ve cerrahi tüm branşlarda eksiksiz, otoparkından, helikopter pistine, beş yıldızlı otel konforundaki şehir hastanelerini veya yeniden revize edilen devlet hastanelerini aşağılıyor, beğenmiyor; sırf kendi partisinin adamı sokakta vatandaşa bedava maske dağıttı ve metrobüs duraklarına uyduruk dezenfektan koydu diye yere göğe sığdıramıyorlar ve alkışlıyorlar.

Beş tane maske daha ellerine ulaşmadı diye devlete küfredecek kadar alçalan, küçülen insanlar var bu ülkede. Twitter’de, sadece birkaç saatte bununla ilgili hakaret dolu binlerce twit atılmış.

Allah devletimize güç, kuvvet, kudret ve nusretler nasip etsin. Sayıları az da olsa, bu akılları kıt ve ruhları hasta kişilere de şifa ve hidayet nasip etsin. Zira elimizden başka bir şey gelmiyor.

***
İnsanlar, elde edemediklerinin hırsı, elde edip kaybettiklerinin ızdırabı ve sahip olup kıymet bilemediklerinin eyvahı ile ömür geçirirler. Çok az insan verilene şükreder ve kendisinden alınana sabreder.
Onlar, dünyada bulunma sebep ve sonuçlarını, dönüşün sadece O’na olacağı hesap gününde, olmayı arzuladıkları makama göre değerlendirir ve umarlar. Akıl ve kalp, sadece rıza kazanmak ve emrolunduğu gibi yaşamak üzere hareket ederse, o insan bu dünyadan asla pişmanlıkla göçmez.

***
Dünya’da tüm muhalefet partilerinin siyaset anlamında üç adet istikameti bulunmalıdır. Biri millete karşı sorumluluk, diğeri iktidarı kontroldür. Bir üçüncü yön vardır ki bunu uygulayana henüz şahit olmadım. O da akıl ve vicdanla kendilerini muhasebe etmeleridir.

Türk siyasetinin muhalefeti ise gariptir ki sadece tek yöne bakar. İktidara. Ne öz eleştiriye açıktırlar ne de millete yüzleri dönüktür. Tek gayeleri iyiye ve kötüye hep muhalif olmak, açık aramak, iftira ve karalama üretmektir. Yanlış olan bir fiilde de çözüm üretmek, önermek değil, bundan milletin kazançlı çıkmasını, demokrasinin kazanması sağlamak yerine kendi kazanımlarını ve iktidarın küçük düşürülerek önem ve seçmen kaybetmesini sağlamaktır.

Bir devleti iktidar yönetir. İyi ve sağlam bir muhalefet ise bu devletin doğru yönetilmesini sağlar. Bugün ki muhalefet partileri akıl, birikim ve aksiyondan mahrumlar. Dinamik bir yapıları ve vizyonları olmadığı gibi niyetleri de halis değil.

Bizler sürekli olarak bu muhalefetle uğraşıyorsak; onları yok saydığımızdan değil, akıllarını başlarına almalarını istememiz sebebi iledir. Muhalefetsiz bir demokrasi düşünülemez ancak bu muhalefet maalesef bize bunu dilettirecek kadar yoldan çıkmış durumdadır.

***
Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm gücü ile milletinin yanında ve hizmetinde, bunu açıkça görüyor ve gurur duyuyoruz. Buna rağmen hala “yapacak tabi, mecbur yapmaya” diyerek kin kusanlar var. Yapmayın, hadi hükumete teşekkür etmek zul geliyor bari devletimizi takdir edin. Hadi oda olmadı hiç olmazsa Allah’a şükredin.

***

Devletimiz Dünya’nın neredeyse tüm kıtalarına tıbbi malzeme göndererek damarlarındaki asil kanın gereğini yapıyor. Tarihimiz bunu örnekleri ile dolu. Sömürmek, istismar etmek dinimizde de, ahlakımızda da, töremizde de yoktur çok şükür.

Bizim muhtaca bakışımız rahmanidir. Dinini, milliyetini önemsemeyiz. Elimizdekini paylaşmayı Allah’ın rızasını kazanmak için yaparız. Bu yardımların insani boyutunun dışında başka kazanımları da var elbette.

Tüm dünyaya örnek teşkil ediyoruz. Kendinden başkasını düşünmeyen emperyalist, sömürgeci devletlere; zenginliğin değil İNSANLIĞIN her daim galip geleceğini göstererek eşi görülmemiş psikolojik üstünlük kuruyor adeta bu salgın üzerinden psikolojik harp yapıyor ve kazanıyoruz.

***

Bir kuş kafesi. İçinde kuşlar var. Kapısı ardına kadar açık. Açlar. Gözleri, dışarıda belirecek bir hareket arayışında. Sahipleri gelip yemliğe biraz buğday, suluğa da biraz su bırakacak. Onu bekliyorlar. Kapı açık. Az ileride masanın üzerinde bir leğen dolusu yem, bir kova su var. Odanın pencereleri de kapalı değil. Açlığın ve esaretin sonu bu denli yakın. Görebiliyorlar ama anlayamıyorlar. Neye alıştırıldılarsa, onu yapmaya mecburlar, aksini düşünmeye ve uygulamaya muktedir değiller.

***

Demir harlı ateşe yatırılır, tavına gelir örste dövülür. Üzerine inen her darbede şekil alır, sertleşir. Bu defalarca tekrar edilir ve son olarak suda soğutulur, çelikleşir. İnsanı da çelikleştiren, hayatın zorlukları, acımasızlığıdır. Yaşadığı her ızdırap, uğradığı belalar, maruz kaldığı haksızlıklar onu sertleştirir ve çelik gibi yapar. Mukavemet gösterirse pusat olur, gösteremez ise, korla örs arasında gider gelir.

***

İnanç bir, dil bir, bayrak bir, vatan bir, millet bir, neşe bir, kahır bir, umutlar bir, hayaller bir, ihtiyaçlar bir, beklentiler bir. Peki, neden istikametler bir değil?

***

Türk’ü son yüzyılda hem millet hem de ümmet olarak böldüler. Bu, İngiliz siyasetinin ve planlanan yeni Yahudi düzeninin bir gerekliliğiydi. Narkozdan henüz yeni yeni çıkıyoruz. Milletin yarısı hala uykuda. Kimi uyanmak istiyor, doğrulup uzanacağı bir el arıyor. Kimi tek gözü açık diğer gözü uykunun rehavetinde. Kimi rüyada, dehlizlerde kaybolmuş, kimi de uyur numarası yapıyor, gözü uyanıkların bir anlık gafletinde.

Türk’ün dizlerinin üzerinde yaptıklarını bilenler, onun ayakta neler yapabileceklerinin kabusuyla yaşıyorlar. Bizi bir an önce el ele, sırt sırta, gönül gönüle, yeniden ayağa kaldır Allah’ım..

***

Bir siyasetçinin bir kez yalan söylemesi affedilebilir, ikinci kez yalan söylemesi görmezden gelinebilir. Ancak üç ve daha fazla yalanlar söylüyor da toplum hep affediyor, alkışlamaya, değer vermeye devam ediyorsa; o siyasetçi masumdur. 

Zira toplum doğruları değil yalanları duymaya alıştırılmış, sevdirilmiştir. Siyasetçi o toplumun bozulan mayasının bir tezahürüdür ve toplumun meyline icabet etmektedir.

***

Dili yalan olanın eli talanda, kalbi günahta, gözü haramdadır.

***

Bir tohumun toprağa atılmasıyla, oradan sadece bir nebatın çıkmasını beklemek bilgi, o tohumun toprak, su ve güneş ile beslenerek geçirdiği botanik evrelerine hakim olmak bilim, o tohumun topraktan bir ağaç olarak çıkması ve meyve vermesini de içine alan tüm oluşumun hikmetini düşünmek ve bunu yaratıcıdan bilmek ise irfandır.

***

Gençlik, Allah’ın insana bahşettiği bir nimet, yaşlılık ise en büyük lütuftur. Gençliğini Hak yol üzere geçirip yaşlılığa erişen insan ise en bahtiyar olandır. 

Topraktan yaratılıp tekrar aslına dönecek olan insanoğlu, Allah’ın huzuruna emrolunduğu cihetle gelmediği sürece tek sermayesi pişmanlık olacaktır.

***

Hak yolda yürüyenlerin başları dik, bilekleri kavi, yürekleri mutmaindir.. Bundan başka yol tutanların ise eğilmeye, ezilmeye ve pişmanlığa sürüklenmeleri kaçınılmazdır.

***

İnsanlar bilmediklerinin cahili, anlamak istemediklerinin ihaneti içindedirler.

***

Tüm bilim insanlarımızı şu Covid-19 virüsü ve bundan sonra ortaya çıkabilecek virüslere karşı bir aşı bulmaya, ardından bu virüslerden daha tehlikeli olan cehaleti ortadan kaldıracak, her yurttaşı şuurlu bir birey haline getirecek bir iksir bulmaya davet ediyor, hatta yalvarıyorum

***

Türkiye ve bazı Müslüman ülkeler dışında, neredeyse hiçbir dünya ülkesinde “sosyal dayanışma” geleneği, alışkanlığı bulunmamaktadır. Özellikle Avrupa ülkelerinin insanları, açlıktan ölene dahi çıkarıp bir yudum su, parasını almadan komşusuna bir yumurta dahi vermez.

Ülkemizde başlatılan “gönüllülük” esasına dayalı bağış kampanyasında, alicenap milletimiz kendisinden beklendiği şekilde az-çok demeden destek oldu ve olmaya devam ediyor. Bu süreçte bu kampanyayı doğru okuyamayan vatandaşlar, devleti acz içinde göstermeye, “zırnık yok” diyecek kadar nefret kusmaya devam ediyorlar. Bununla beraber Avrupa başta olmak üzere halka para dağıtılırken Türkiye’nin para istemesini aşağılıyorlar.

Birinci olarak zengin devletler vatandaşlarına para dağıtıyorlar doğru. Bu zenginlik sadece bir yere kadar, artık bu ülkeler sonuçlarına bakmaksızın karşılıksız para basıyorlar ve bunu dağıtıyorlar. Avrupa’da bazı ülkelerde yürütülen bağış kampanyalarında halk, geri almak üzere bu bağışı yapıyor. Bu şu demek: yakın gelecekte öncelikle Avrupa çok büyük bir iktisadi krize girecek, hatta girdi bile. Sağlık sisteminin çökmesi en başta ekonomiyi vurdu. Tüm dünya büyük bir buhranla karşı karşıya.

Gelelim Türkiye’ye; biz hiç hesapta yokken ortaya çıkan bu salgında yine her zaman olduğu gibi devletimizin sahibi olan yüce milletimize müracaat ettik. Bizde para basabilir ve günü kurtarabilirdik. Ancak ortaya daha vahim bir durum çıkmasının önüne bu şekilde geçiliyor. Devletimiz akılcı ve hesaplı davranıyor. Herkes müsterih olsun. Bu salgından Allah’ın izni ile en az zararla çıkacağız.

Müslüman Türk’e yakışmayan kin ve karamsarlık tabloları, senaryoları paylaşanlara itibar etmeyin. Bu ve benzeri buhranlar, sadece lafta Müslümanım, Türk’üm diyenlerin değil, Müslüman yaşayıp, Türk’ ün özüne ve töresine uygun davrananların sayesinde atlatılacaktır.

***

Devleti zengin ve itibarlı yapan, milletin kendisidir. Millet ne kadar ahlaklı, namuslu ve karakterli ise Devlet de o nispette şahsiyetli ve zengin olur. 

Bir ülkede hala fakir ve muhtaç insanlar varsa; bunu devletin aczinden değil, insanların kazanımlarında ve paylaşımlarında aramak gerektir. Kazanan ama paylaşmayan insanlar, toplumların en önemli fakirlik sebebidir.

***

Şahadet diyoruz, şehit diyoruz. Vatan toprağından bir avuç alıp, “şehit kanıyla sulanmayan tek bir karış toprak yok” diyoruz. Diyoruz da; onu şehit edenin, kanını dökenin, canından edenin, hayattan koparanın, sevdiklerinden ayıranın kim olduğuna ve nedenlerine hiç kafa yoruyor muyuz?

Bir sokak köpeğini öldüreni haftalarca konuşuyor, onu katledenin sosyal ve psikolojik varlığını sorguluyoruz. Toplumun duyarlılığına vurgu yapıp bilinçlendirme yapıyoruz da; bin yıldır bu toprakları kanları, canlarıyla vatan yapanların ne uğruna şahadeti seçtiklerine, onları kim ve ne sebeplerle şehit ettiklerini düşünüyor muyuz?

İşte o bin yıldır kanımızı dökenlerin, bitmeyen bir düşmanlıkla hala var olduklarını, hala kanımızı döktüklerini ve yine hala içimize nifak tohumları ektiklerini anlayabiliyor muyuz? 

Hepsinden önemlisi de; bu düşmanın sırf kafa yormadığımız, düşünmediğimiz, anlamadığımız ve tarihten ibret almadığımızdan; içimizde, içimizdekilerle hala saf tuttuklarını biliyor muyuz?

***

Devletimin gönüllülük esasıyla başlattığı kampanyayı maskaralık yaparak komediye çevirmeye çalışanlar, aslında İMF den alınacak borçla mutlu olmayı arzuluyorlar. Bunu, devletin bir aczi olarak göstermeye çalışırken, aynı zamanda tasmalarının sahiplerine sevimli gözükmeyi de ihmal etmiyorlar. 

Onların bilmediği ve asla anlayamadıkları şey, biz Devletimize gerektiğinde alın terimizi, gerektiğinde kanımızı feda ederiz.

***

Devlete sadakat İMAN gereğidir. Hükumet üzerinden yapılan salvolar, içimizdeki tasmalı köpeklerin, Devletimizin bekasına yönelik uyguladıkları taktiksel provalarıdır.

***

Dar zamanda ben devletime yardım edeceğim ki; zor zamanlarda da Devletim bana sahip çıksın. Canım başta olmak üzere neyim varsa Devletime feda ederim. Bugün bundan imtina edenler, yarın İlahi Huzurda imtihan edilirler.

***

Devlet ve millet manen ve madden tek bir beden gibidir. Her ikisi arasındaki sağlıklı yapı sadece mikropları tedirgin eder.

**

Herkes kendi işinde mahirdir, olmalıdır. Uzun yıllar şarkıcı, türkücü, dansöz gibi meslek guruplarından artist devşiren Yeşimçam gibi, bilim insanlarından siyasetçi devşiriliyor. Bundan hem bilim, hem toplum zarar görüyor.

Devleti yöneten siyasetçiler ve bürokratlar sadece devlet-insan yönetimine odaklanmalı, müspet bilime inanmalı, bilim insanlarının önünü açarak milletini, onların aydınlattığı geleceğe taşımalıdırlar.

**

İmamlar, müezzinler sadece ezan-sala okumak, namaz kıldırmak veya pamuk tıkamak için var değiller. Onlar senin hiç gelmeyecek sandığın o vakitten önce; varsa bir tıkanıklığın, sakatlığın, onu açmak ve düzeltmek için varlar. Sen düzelmek veya tıkalı ruh kanallarını açtırmamakta ısrar edersen, önce kendinin şu kainatta ne işe yaradığını düşünmen, ondan sonra başkalarının işi ve maaşıyla ilgilenmen icap eder.

**

Yaşlılık, yaşanmışlıkların hayaliyle geçer. Güzel bir yaşlılık için, gülümsemek, gülümsetmek, üzülmemek, üzmemek adına ne yaşadığına ve ne yaşattığına dikkat et ey insan.

**

Bilim, var olanı keşfetmek için araçtır. Bilim insanı da bir çeşit kaşiftir. Bilim bize yaşadığımız kâinatı tanımamıza ve bizi yaratana götüren en önemli fırsattır. Yaradan kendisini, bize ihsan ettiği akıl yolu ile aramamızı, bilimle tanımamızı ve kalbimizle iman etmemizi murad eder.

**

Bu ülkede dinsizlik sorunundan çok, densizlik, dengesizlik ve ahlaksızlık sorunu var.

***

Hastalığı verenin de şifayı verecek olanın da Allah olduğunu bilmezsen, 

hasta eden virüsü yaratanın da, o virüse deva olacak aşıyı da sana bulduracak olanın Allah olduğunun idrakinde olmazsan, sana akıl verenin, o akılla sana düşünmeni emredenin, sana ilminden verip, bilimin kapılarını açanın Allah olduğunu anlamazsan,

maddeyi yaratanın, o maddeye şekil ve ruh verenin, maddenin ve ruhun sadece Allah’a muhtaç olduğunu kavrayamaz isen, adın, sanın ne olursa olsun böyle saçmalar durur, vakit-saat geldiğinde ahmaklığına yanarsın.

***

İnsanlar başkalarınca kendilerini tanımladıkları şekilde bilmesini istiyorlar. Yani kendilerini kendi kafalarına göre etiketliyorlar. Ben milliyetçiyim, ben sosyalistim, ben liberalim, ben muhalifim, ben siyaset dışıyım, ben şöyleyim, böyleyim gibi. 

İnsan yaşadıkça öğreniyor ki; bunların hepsi koskoca bir saçmalıktan ibaret. Devleti ve milleti sevmenin, adaleti ve emeği sahiplenmenin, kalkınmanın ve refahın, savaşmanın ve barışta kalmanın, itaat etmenin ve baş kaldırmanın etiketi olmaz, karşılığı olur. 

Bıyıkla, sakalla el kol işaretleriyle siyaset olmaz, siyaset yapılmaz. Vatanı sevmenin, millete hizmetin etiketi, şekli olmaz. Önce kişilikli olacaksın, madem “ben buyum” diyorsun yarın da o olmalısın, o kalmalısın. Her esen rüzgara yelkenini çevirenlerden olursan, sen dava adamı olamazsın.

***

Bazı insanları çözmek, anlamak ne kadar da zor. Yaşamı ve çizgisi belli insanı, bundan asla taviz vermeyen birini, yaratılış gereği son derece kompleks bir yapıya sahip olsa da, anlamak basit. Dakikalar içinde çözersin. 

Gözlerinde, sözlerinde ve hareketlerinde hep bir tutarlılık vardır. Dün “böyle” dediğine yarın yine aynısını söyler, şaşmaz. Yanılsa ve farkına varsa hemen kendine çeki düzen verir, düzeltir. 

Bakıyorum, dillerinden Allah, ellerinden bayrak düşmeyen birileri, bugün aynı kelamları etmekte fakat İslam ve devlet düşmanlarının yanlarında yer almaktalar. Onların sözleriyle, onların yazılarını paylaşarak, içlerinde sakladıkları, bastırdıkları sahte, bir o kadar da satın alınabilir ruhlarını bu hainlere teslim etmekteler.

Çıkarlarına geldiğinde methiyeler, azıcık işler ters gitti mi küfürler etmekten çekinmeyecek kadar alçaklaşan bu habis ruhları yakından takip ediyoruz.

***

Bu ülkenin kuyusunu kazanlar, çok denemelerine rağmen içimizdeki köpeklerini bir türlü topluma sevdiremediler. Bunun için sevmemiz gerekenden nefret ettirme yolunu seçtiler. Çok duygusalız ve aklımızla değil duygularımızla hareket etmemiz, ekmeklerine yağ değil adeta bal sürdü. 

Giderek maddiyatçı bir yapıya sokulan milletimiz, bütün hesabını cebine girenle ölçmeye başladı. Sürekli parasal algılar pompalandı ve bu yıllarca sürdü. Maneviyatı zayıflatılan insanımıza hedefler gösterildi. Haksız kazanç sağladığı iddia edilen özellikle siyasetçiler ve ailelerinin yaşamları medyada sürekli yayınlandı, küçük mesajlarla akıllara kazındı.

Milletin hakkının yendiği, millet zor geçinirken onların zevk ve sefa içinde yaşam sürdükleri sosyal medyada paylaşıldı. Üzerinde oynama yapılan resimler, mesnetsiz binlerce haber elden ele dolaştı. Bu, içinde nefret ateşi yanan milyonlara ulaştı. Bugün ki siyasi kepazeliğin, başını malum zihniyetin çektiği siyasi parti, işte bu nefret tohumlarının yerleştirildiği insanlarla besleniyor.

Siyasette, basında, sanatta, yani büyük kitlelere en kısa yoldan ulaşan alanlarda yıllar süren algı çalışmalarıyla buna muaffak oldular. Zaten soyca ve fikren ayrı olan, yıllarca devletimiz üzerinde emelleri olan diğer devletlere hizmet edenlerden çok, Türk ve Müslüman kitleleri yanlarına çekebilmiş olmaları bizi derinden üzüyor ve düşündürüyor.

Bugün aldığı, belki ederi üç yüz lira olan bir ilaç için devlete sadece beş lira fark öderken hayasızca küfür edenleri görüyoruz. Daha çok iktidar partisine ve özellikle Cumhurbaşkanına. Her duyduğuna inanan, gerçeği araştırmaya gerek dahi duymadan ağzını bozan bir sürü insan. Evet tamamen “SÜRÜ” haline sokulmuş, ruhsuz, vasıfsız ve cahil bir sürü insan. Allah bunun hesabını elbette sorar.

***

Hastalıklarda, karşılaşılan zorluklarda dua etmek, el açıp yürekten, yaratıcımıza niyazda bulunmak gibi niyet ve tavsiyeler, yine o alçak zihniyetin alaycı ve aşağılayıcı ifadelerine maruz kalıyor.

Özellikle kafatası içine ilaç sıkılan karikatürde olduğu gibi. Her zaman yaptıkları “dindar” insan profilini olabilecek en itici şekilde resmediyorlar. Veya Corona virüsü için “Tillo Evliyalarını” örnek gösterip alay eden, beyin hücreleri çürümüş gazetecinin söyledikleri gibi. 

Eğer “Marifetname” isimli eserin Avrupa’da iki yüz yıl ders kitabı olarak okutulduğunu bilseydi, bu eserin yazarının Tillo evliyalarından “ Fakirullah” Hazretlerinin talebesi, Horasanlı İbrahim Hakkı Hazretlerine ait olduğunu öğrenmiş olsaydı, sanırım bu denli ahmakça ifadeler kullanmazdı.

Evet, karşılaştığımız her musibette, her hastalıkta müspet bilime başvuracağız. Peki, bedenin kimyası kadar ruhun gıdası nasıl tedavi edilmeli? Psikolojik destek diyebilirsiniz. Oda müspet bilim doğrudur. Fakat dua, yaratana teslimiyet, verilene ve kaçılamayan akıbete rıza, inanan her insanın ruhunda, düştüğü zorluklardan kurtulabilmek için muazzam bir destek ve şifa kaynağıdır. Mükemmel bir terapidir. 

İnanmayabilirsiniz, fakat inanan insanlarla alay ederek sadece zavallılığınızı ve aczinizi gösterirsiniz. Şuna emin olun ki; başkalarına reva gördüklerinizi yaşamadan asla can vermezsiniz.

***

“Payitaht Abdülhamit” i izliyorum. Yakın tarihimizin en çarpıcı şahsiyeti hakkında o kadar çok kitap okudum ki; böylesi biz dizi onu anlatmak için kâfi değil elbette. Fakat kanallarda o kadar ahlaksız, seviyesiz diziler varken onu izlemekten keyif alıyorum. Bülent İnal, Özlem Conker başta olmak üzere tüm oyuncular gayet başarılı. 

Bazen olaylar ve entrikalar komik düşse de filmin genel teması özenle korunuyor. Bu ve benzer dizi ve filmlere çok ihtiyacımız var. Türk sinemasına yüz yıl yetecek konu var tarihimizde. 

İnşallah gerçek tarihimizi, dünyada ses getirecek filmlerle yaşatırız.

***

İsterdim ki memleketimde her şey güllük-gülistanlık olsun. Mutlu, huzurlu birlikteliklerimiz doldursun sosyal medyayı. Şiirler, birbirinden şaheser tablolar süslesin sayfalarımızı. Memleketimin taşı-toprağı, yolu-köprüsü, masalı-efsanesi, türküsü-folkloru, tarihi-yemeği paylaşılsın hiç durmadan.

Ne bir kem söz, ne de kin-nefret sözleri bulaşmasın buralara. Dünyaya namzet eserler, bilim insanları çıksın çokça aramızdan, iftiharla görelim, gururlanalım.

İsterdim ama olmuyor işte…

***

1926-1950 tarihleri arasında 513 cami, 327 cami arsası ve 1070 mescit satılmıştır. Bunu gerçekleştiren aynı zihniyetin bugün hala var olması, İslam’a farklı alanlardan yapılan saldırıların nedenini açıklamaktadır. O gün karargah neresiyse bugün de aynıdır.

***

Türkler tarihleri boyunca ecdatlarına hiç küfretmediler ve aşağılamadılar. Bugün bunun tam tersini görüyorsak ve yaşıyorsak; bunun sebebi, küfredenlerin Türk olmamasındandır. Nüfus kağıdı insanı Türk yapmaz, Türk olmak için damarlarında o kanı taşıyor olmak gerekir. Bu sebeple nerede Osmanlı’ya, Selçuklu’ya, kısaca nerede Türk tarihindeki devletlere hakaret edip aşağılayan birini görürseniz biliniz ki; sütü ve dölü bozuk birilerine bakıyorsunuz demektir.

****

Bugün Çanakkale Zaferi nin yıl dönümü.. Sabahtan beri bir şeyler yazmak istiyorum ama bir türlü beceremiyorum. Ne yazdıysam sildim. Çanakkale’yi hakkıyla anlatmaktan, Çanakkale’yi geçilmez yapanlara şükranlarımı sunmaktan acizim. Affedin…

****

Avrupa’da kurallar mantığa dayalıdır, kanunlar ve cezalar bu nispette akıl ürünüdür. Avrupalı duygusal değildir, hiç olmamıştır. Yaşamları akılcı, ilişkileri maddiyatçıdır. Biz Türkler belki de dünyanın en duygusal milletiyiz. Her ne kadar Avrupalı olmak için yırtınanlarımız, onlara benzemeyi medeniyet zannedenler olsa da; aslında özümüz mutlak hissiyattır. En inançsız olanımızda dahi, şartlar zorlarsa, vicdan ve merhamet emarelerini çok kolay görebilirsiniz.

Bakışlarında, dokunuşlarında, umutları ve hayallerinde hatta nefretlerin de bile hep duygu vardır. Her neye uzanmış, her neyi istemişse önce kalbinin sesine kulak verir, o neye hükmederse, akıl da ona icabet eder. Belki bu sebeple hep kandırılır, dolandırılır ve ihanete uğrar da; yine de bu huyundan, meziyetinden vazgeçemez.

Biz çok güzel bir milletiz. Bizi anlatmaya ne kalem ne de kâğıt yetmez. Türk’ü tanımak için tarih okumak, birinden dinlemek yetişmez. Misafiri olmalı, sofrasını paylaşmalı, darda kalmalısın ki sana uzanan elin hikmetini çözebilesin. Savaşmalısın ki mertliğini, yüceliğini, çelikliğini ve azametini görebilesin.

Dinine, milletine bakmadan; dünyanın diğer ucunda acı çeken birileri için ağlayan, derman olmaya çalışan sadece Türk’ü görürsün. Dedim ya biz Türkler çok güzel bir milletiz.

***

Mikrobiyoloji, moleküler biyoloji, genetik, Sitoloji, Fizyoloji, Embriyoloji, Ekoloji,  Viroloji, Taksonomi ve Biyokimya. Kısaca canlı bilimi dediğimiz biyoloji ve alt gruplarında ne kadar donanımlı isek, milli/yerli ilaç ve medikal sanayi ile AR-GE merkezleri ne kadar yaygınsa, canlı-cansız önümüze ilk defa çıkan ne olursa tanımlayacak, adlandıracak, analiz ederek yapısını çözebilecek, geliştirebilecek veya etkisini yok edebilecek laboratuvarlar ne kadar çoksa; bütün bunları ortaya koyacak yeterli bilim insanımız varsa; ancak o zaman içimiz rahat olabilir.

***

ABD’nin Çin’e mikrop saldırısı başlatacağını, gelecekte savaşların gıda ve mikrop üzerinden yapılacağını tam on yıl önce söyleyen adama “deli” diyenler, oturduğu yerde kırk takla atıp, kuyruklu yalan ve iftira üretenlere “lider” diyorlar.

***

Allah korusun yarın deprem olur, savaş olur, o inmediğin hava limanlarından sana gıda, ilaç, giyecek yardımı gelir, askeri amaçla kullanılır lojistik destek iner. Yine bugün yaşadığımız gibi salgın hastalıklar bizi bulur, o ne gerek vardı dediğiniz şehir hastaneleri derdinize derman olur. 

Geçmediğim dediğiniz, tüm yurdu kuşatan köprüler, otobanlar sadece ülkenin yeni ipek yolu olmakla kalmaz, zor zamanlarda sizi sevdiklerinize kavuşturur. Yeryüzünde kendi devletini yapmadıklarıyla değil, halkı için yaptıklarıyla suçlayıp eleştiren başka bir millet yoktur.

***

Bugüne kadar amacının dışında yatırım yapılan, yol, sanayi, yerleşim yeri, turizm gibi farklı sektörlere tahsis edilen, birinci derece tarım alanlarını kaybediyoruz. 

Her yıl bu ve tarım sektörünü derinden etkileyen, kente göç, tarım maliyetindeki önlenemeyen fiyat artışları gibi sebeplerle mevcut tarım yapılabilen topraklarımızda yüzde beş gibi bir kayıp yaşanıyor. 

Yarın çocuklarımıza felaketler yaşatmamak, onları susuz ve verimli topraklardan mahrum bırakmamak için geleceğimizi şimdiden kurmamız gerekir. Bunun için Bakanlıkların ciddi çalışmaları var biliyorum ancak yetmez, yetmemeli.

***

Türkiye’de siyaset yeterince akılcı ve disiplinli yürütülmüyor. Bazen hezeyan, bazen küçük düşürücü bazen de bilerek veya bilmeyerek ihanet içerinde sürdürülüyor. 

İyi olan, güzel yapılan ne varsa; belli kesimlerce taltif ve itibar göremiyor. Kişilerin şahsi düşünceleri veya siyasi ideolojiler, insanın yaşam hakkının önünde tutuluyor. 

Yazanın ve oynayanın insan olduğu bir düzen, yine insanlar tarafından yıkılmaya mahkumdur.

***

Herkes benim dediğim, benim yaptığım, benim inandığım doğru derse; doğrular bir daha doğrulamayacak kadar eğilir, bükülür ve yok olur. Doğruları aramaya başlamadan önce kendi yanlışlarımızı görmeli, başkalarının yanlışlarını örtmeliyiz. Sadece akıl değil, gönül penceresinden bakmayı öğrenmedikçe de yanlışları asla göremeyiz.

***

Bütün mesele doğruyu bulabilmektir. Doğruyu bulmak için doğru olmalı, doğru yerde bulunmalı, doğru bakabilmeli ve doğrularla birlikte olunmalıdır. Anlatılanlara değil, doğru anladığı ve inandığıyla amel etmeli insan. Anlamak kapıları açan anahtardır. İnanmak kapıları açmak, inandığını yaşamak ise o kapıların ardındakine sahip olabilmektir.

***

Bütün kötülükler cehaletin olduğu yerde kök salar. Cehaletin ilacı bilim,  bilimin kaynağı Kur’an, Kur’an’ın sahibi de Allah’dır.

***

Sayın Kılıçdaroğlu, bu ülkede imkansızı başarmıştır. Tam 13 kez üniversite sınavına girmiş ve hiç birini kazanamadığı halde, ülkenin en köklü, devletimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP üniversitesinde rektörlük yapmaktadır.

***

Devletler ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek ve koruma amacına yönelik olarak hareket ederler. Ulusal çıkarlar zamana veya günün şartlarına, gelişen olaylara göre süreklilik ya da değişkenlik gösterir. Türkiye gibi köklü devletler teamüllerle hareket ederler. Devletimizin bütün kurumları bu esas üzerine koordine edilir ve siyasi otorite tarafından gerekli aksiyon aldırılır.

Devletten bağımsız gibi davranan kişi veya kurumlar, birçok yerde olduğu gibi bizde de çokça bulunmaktadır. Devletimize sadece bugün değil, tarihin her döneminde açıkça düşmanlık besleyen diğer devletlerin politikaları, gerek ekonomik, gerek kültürel ve gerekse askeri alandaki faaliyetleri, söylemleri, içimizde yaşayan, sade vatandaş veya adının önünde unvan bulunan kişi ve kurumlarca tasvip görüyor ve destekleniyorsa, bu açık şekilde ihanettir ve bunun başka izahatı yoktur. Ya mevcut hukuk çalıştırılır ya da çalışacak hukuk sağlanır, bunların defteri dürülür.

***

Bazen dost dediğimizin sözü yalan, düşman gördüğümüzün sözü doğru çıkabilir. Kimin söylediğine bakıldığı kadar “ne söylendiğine” de dikkat edilmelidir. Ancak kâmil insanın yalan konuşacak dostu olamayacağı gibi, doğruyu söyleyen düşmanı da, düşman olarak kalmaz.

***

Hasta bir kalp, sorunlu bir akıl, sakat bir düşünce taşıyan insandan doğru şekilde çıkacak tek şey canıdır.

***

Şeklin maddeye mana kazandırması sadece gözle, mananın maddeye şekil katması ise hem baş, hem de  kalp gözü ile görülebilir. Şekilde nicelik, manada ise nitelik ve derinlik vardır.

***

Sevgi, karşılığında neleri feda edebileceğinin nispetinde kıymetlidir. Eğer feda etmek değil feda olmak bahis ise bu sevgi değil aşktır.

***

Görüş ayrılıklarının temelinde ihtiraslar ve ihtiyaçlar yatar. İhtiraslar ihtiyaçları doğuruyorsa felaket, ihtiyaçlar ihtirasları ortaya çıkarıyorsa yine felakettir. Esas olan ihtirasları tevekküle, ihtiyaçları şükr’e ram edebilmektir.

***

Akıl sahibi bir insanda vicdan ve merhamet medeniyeti, akıllı  ve imanlı bir insanda ise hem medeniyeti hem de saadeti yaşatır.

***

Tarih boyunca insanlığa en büyük kötülükleri dinler değil, dinsizler yaşatmıştır.

***

Çanakkale’de, Yemen’de, Filistin’de, Trablusgarp’da, Balkanlarda, Kırım’da, Anadolu’da verdiğimiz yüz binlerce şehidimizin hesabını kimden sorduk? İngiltere’den mi? Fransa’dan mı? İtalya’dan mı? Rusya’dan mı? Yoksa aşağılanıp it muamelesi gördüğümüz Lozan’da sorduk da bizim mi haberimiz yok?

***

Türk’ün tarihi kimilerin zannettiği gibi ne 1923’te Cumhuriyet’in, ne de 1299’da Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşuyla başlar. Binlerce yıllık bir mazisi olan Türk tarihi gerçeğini başta YÖNETİCİLER ve AYDINLAR olmak üzere HER BİLİNÇLİ VATANDAŞIN bilmesi gerekir. Çünkü bu tarih, Türk toplumunun en büyük hazinesi, dayanağı ve hafızasıdır.

***

Bugünlerde yaşadıklarımızı yirmi yıl öncesinden görerek Milli Savunma alanında çığır açan devletimizin, hız kesmeden göğsümüzü kabartmaya devam edeceğinden kuşkumuz yok. Orta Doğu’da taşlar yerine oturup, bölgeye Türk mührü vurulduktan sonra; aynı sıçramanın, başta eğitim, sanayi, tarım ve sağlık alanlarında da daha fazlasının yapılmasını bekliyoruz. Birlik ve dirliğimiz sağlandıkça bu milletin aşamayacağı zorluk yoktur evelAllah.

***

Bir kere daha anlaşılmıştır ki; 90 yıldır heykel yapıp yurdun her yerine dikeceğinize, aynı paraya, tüm hava savunma sistemlerimizi, tüm seyir füzelerimizi, tüm roketlerimizi, tüm insansız hava araçlarımızı, tanklarımızı, uçaklarımızı, ZPT lerimizi, kısaca tüm savunma ve saldırı gücümüzü üretebilirdik. Bütün bunların neredeyse yarısı son yirmi yılda gösterilen milli zihniyet sayesinde yapıldı ve sonuçları net şekilde ortada. Takdir etmeyi bilmiyorsunuz bari susun.

***

Şehitlere ağlıyor, içinin yandığını söylüyorsun. Sesin titriyor, zor nefes alıp, zor yutkunuyorsun. Ne tesadüf aynı şeyleri bende yaşıyorum. Fakat aramızda çok önemli bir fark var. 

Sen o topraklarda “ne işimiz var”, ” vatan evlatları hükumetin yanlış politikaları yüzünden ölüyor”, “vatan evlatları bir macera uğruna katlediliyor” Diye düşünüyor ve bu sebeple dertleniyorsun.

Halbuki bizler yüzyıl önce  bu toprakları İngiliz’in işgal ettiği halde neden sessizce çekilip gittiğini, tıpkı, Çanakkale’de 200 bin ceset bırakıp, üç yıl sonra elini kolunu sallayarak İstanbul’u nasıl işgal ettiğini, bu kadar çok can vermesine rağmen neden ayrılıp gittiğini biliyoruz.

Ayrıldığı her toprak parçasına hangi tohumları ektiğini ve kimleri yerine varis bıraktıklarını iyi biliyoruz. 

Sizin macera dediğinize, bizim “Beka” dememiz, asıl hedefin Suriye değil Türkiye olduğunu söylememiz bundandır. 

200 Yıllık bir projeyi bilmezseniz, böyle şehit haberlerine onlarca gerçek dışı anlamlar yükler, onun sadece ölümüne ağlarsınız. Biz ise ölümüne imrenir, kanlarıyla suladıkları o topraklarda aslında neleri başardıklarını, neleri parçalayıp attıklarını ve hangi  global projeleri sahiplerinin başlarına çaldıklarını düşünür ve gururlanırız.

İşte bu yüzden sen gözyaşlarını dışarıya biz ise içimize akıtıyoruz. Biz artık siyaseti bittiği yerdeyiz. Sen ise hala şehit üzerinden siyaset üretiyorsun. İçinde kalan bir nebze insanlık adına döktüğün göz yaşına hürmeten diyorum ki; Yeter artık kendinize gelin.

***

Evlatlarımızın kanı yerde değil, damarlarında kalsın. Her biri görevlerini hakkıyla ifa edip salimen yuvalarına dönsün inşallah. Şahadet, iman sahibi her vatanseverin rüyasıdır. Toprağa düşen tek damla şehit kanı için bin can alınmalıdır ki, şehidin ruhu şad, geride bıraktıklarında sürur olsun.

**

1990 lı yıllarda SSCB den ayrılan Türk devletlerini yalnız bıraktık, eğer bu tarihi fırsatları değerlendirseydik. bugün ne Rusya, ne Çin, ne Hindistan ve ne İran bize dişlerini gösteremez, bu topraklarda at koşturamazlardı.

***

Türkiye bugün; 1915 te Filistin cephesinden kaçan, 1925 te “Barış için gerekirse Musul’dan vazgeçeceğiz. Ancak tazminatsız vermeyiz. Bu para, bizim projelerimiz için Musul’dan daha kıymetlidir” diyerek Kerkük ve Musul’u satan; tarihe “KAHRAMAN” diye nakşedilen haysiyetsizlerin ceremesini çekiyor.

Yılanların, çıyanların içinde, devleti ve milletinin namusu için can alıp can veren 33 yiğit ve diğer vatan evlatları ne cepheden kaçtı ne de vatanını sattılar. Onlar bir Müslüman Türk’e yakışacak şekilde, iman dolu göğüslerini siper ettiler ve şahadete yürüdüler.

TARİH, GÜNÜ GELDİĞİNDE VATAN HAİNLERİNİ DE, VATANSEVERLERİ DE GÖSTERECEKTİR.

EYY..DİN-İ İSLAMIN GERÇEK ORDUSU, EYY..TÜRK’ÜN MUZAFFER VE KAHRAMAN YİĞİT EVLATLARI, ACIMAYIN, VURUN.

ARDINIZDA SİZİ KINALAYIP CEPHEYE UĞURLAYAN KOSKOCA TÜRK MİLLETİ VAR.

***

Devletimizin, dolayısı ile siyasi otoritenin aldığı tüm karar ve uygulamalar, sonuçta bu milletin maddi ve manevi omuzlarına yükleniyor. Bugün her alanda ciddi fikir ve eylem karmaşası yaşanıyor. Anlamak istemeyenlere, anlayıp da çarpıtanlara sözüm yok; onlar mutlaka belalarını bulacaktır ancak samimi olarak gündemi kavrayamayan, tatmin olmayıp, gelişmelere ve anlatımlara açık olan büyük bir çoğunluk var.

Bu insanlarımızın doğru şekilde bilgilendirilmeleri şart. Devlet, sır olmadıkça, ceremesini gerektiğinde çekmesini bilen bu aziz millete güvenmeli, iç ve dış tüm hamlelerini doğru şekilde anlatabilmelidir. Bu sayede muhalefet adı altında, milleti ihanete sürükleyenlerden kurtarmış olur.

***

İnsanlar milletlerine göre değil, ümmetlerine ve amellerine göre haşr olacaklar. Bizi bu şuurdan ayırma yarabbi. Kandilimiz mübarek, günümüz ve geleceğimiz aydınlık ve bereketli olsun inşallah.

***

Bilmem kaçıncı yüz yıldayız, neredeyse herkesin altında araba, son model cep telefonları var. Milli gelir şu kadar, ihracat bu kadar. Onu yaptık, bunu getirdik. Hepsine eyvallah, yapandan da getirenden de Allah razı olsun. Doğru oturup doğruyu konuşalım. 

Yıl 2020. Gelişmiş ülkelerde 7.0 şiddetinde yıkılmayan binaları görüp, kendi ülkemde hala var olan kerpiçten evlerde, insanlarımızı orta şiddetli sallantılar da kaybedebiliyor isek, Neden ? Diye sorarım arkadaş.

***

Yolda yürürken gördüğümüz çarşaflı kadınlar, sarıklı, sakallı ve cübbeli adamlar, çevremizde şahit olduğumuz, dilinden “Allah “ kelimesi düşmeyenler, sürekli camide, namaz ve niyazda olan kişiler, ihtisası olsun ya da olmasın İslam adına konuşan, fetva veren, açıklama veya tespit yapan, adının önünde akademik unvan bulunup görsel ya da sosyal medya da yüz binlerce takipçisi bulunan ilahiyatçı olan veya olmayan tüm gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz bu kişiler ne kendileri ne de ortaya koydukları din değildir, İslam değildir.

Bu insanların şekil, davranış ve söylemlerinde şahit olduğumuz yanlışlar ve günahlar İslam’ı bağlamaz. Onlara bakarak İslam adına bir karar veremez, onları İslam Dini dairesi içinde değerlendiremeyiz. Yere tüküren bir sarıklı, hileli tartan cübbeli bir esnaf, ağzından küfür düşmeyen bir sakallı bir cami müdavimi, her fırsatta dedikodu yapan bir çarşaflı kadın; asla ama asla İslam’ın bir göstergesi değildir.

Samimi dahi olsalar, bir başkasından olumlu veya olumsuz etkilenme ve bu sonuca göre tavır almak, İslam’ı doğru anlama ve uygulama da rehberimiz olamaz. Tek rehber Kur’an ve sünnettir. Bu kutlu yolda henüz Kur’an’ın mana ve gayesine, O’nun yüce peygamberine ve sünnetinin muhteviyatına vakıf olmadan, şekli ve konuşmaları münasip gelenin peşinden gitmek bizleri felakete götürür. Bugün İslam, insanımızın yüreğinde yeterli iman ateşini yakamıyor ise, sebebini bu din adına konuşup, dindar görünüp, asla dinin gereği gibi davranmayan ve yaşamayan cahiller yüzündendir. 

****

Ocak terbiyesi, dava mefkuresi ile yetişmiş, iman ve ahlâk münevverlerinin yolunu tutmuş hiç bir ülkücünün düşünce ve eylemi, devlet ve milletimizin menfaatleri ile çatışmaz.

Bu topraklar, kanlarını ve canlarını feda etmekten kaçınmayanların sayesinde Vatan dır. Bu iman abidesi evlatlarımızdan ülkücüler, memleketin boğazı kesilmek, kızıla boyanmak istendiği yıllarda buna geçit vermediler. Bedellerini ağır ödediler ve hala ödüyorlar.

Köprünün altından çok sular geçse de ölmeyen, silinmeyen, unutulmayan gerçekler vardır. Sineye çekmek, görmezden gelmek, toprakla vatanlaşan o evlatlarımıza, bugünün vatan sevdalılarına ve geleceğimize ihanettir.

***

Biliyorum ki bu vatanı en az kadar benim kadar çok seviyorsun. Yine biliyorum ki gönderdeki bayrağımız inmesin, devletimiz ilelebet payidar olsun diye canını dahi verirsin. Burada sorun yok. Sorun şu ki; sen, devlet-vatan-bayrak uğruna feda edebildiklerini tarihsel yazgı, sahip olduğunu koruma ve insani bir refleksle yapıyorsun. Ben ise bunları sadece imanımın bir gereği gördüğüm için yapıyorum. Fark bu.

***

Siyaset “yönetme” sanatı değil, sanata “yönetme” becerisi kazandırma eylemidir. Kişinin karakteri, kabiliyeti ve niyeti, yapmaya çalıştığı siyasetin kalitesini, hedef ve kabul edilebilirliğini belirler.

***

Hesap soracak cesaretin, doğruyu yanlıştan ayıracak basiretin, zulmü ezecek şecaatin, mahiyetini irşad edecek ilmin yoksa: “Ben kimim?” diye sormana mahal yoktur.

***

Osmanlı Devletinin “var olma” savaşının mağlup kumandanları, yeni kurulan devletin nasıl muzaffer ve kahraman komutanları oluverdiler?

***

18 Ağustos 1918 de başlayan Filistin Cephesi savaşı, 31 ağustos 1918’de 4. 7. ve 8. Türk Ordularının hezimetiyle sonuçlandı. 4. Ordu kumandanı Mersinli Cemal Paşa, 8.Ordunun ki Arapgirli Cevad Paşa ve 7.Ordunun ki Mustafa Kemal Paşa idi. İsmet Bey ve Ali Fuad Paşa, 7.Ordunun Kolordu Kumandanlarıydı.

Bu hezimette cephe hattının kilometrelerce gerideki ordu kumandanları bile canlarını zor kurtardılar. Kimi gecelik entarisiyle Taberiye’ye; kimi pijamasıyla Beyrut’a kaçtı. 8.ordu kumandanı Cevat Paşa, kalpağını alamadan kaçıp geldiği Şam’da İsmet Bey’i (İnönü) tellal bağırtarak aratması koskoca Türk Ordusunun düşürüldüğü kepazeliğin boyutlarını gözler önüne sermektedir.

***

Allah yolunda, O’nun düşmanları ile mücadele etmeye ant içtik. Savaşımız gaza, şahadetimiz nimettir bize. Kişilerin değil davamızın peşindeyiz, şekle değil manaya tabiyiz. 

Sevgimiz tüm mahlûkatı kucaklayacak kadar geniş, gazabımız tüm küfrü gömecek kadar derindir.

***

Sana görünüp “vakit tamam” dendiğinde; dehşete düşüp sana: ”ne olur daha hazır değilim, biraz daha kalayım” dedirten şey, dünyaya duyduğun muhabbet değil, bazılarına dünyayı cehenneme çevirmenin karşılığını bulacağın anın gelmiş olmasıdır.

***

Türkler binlerce yıl töresi ile hem kendi yaşamı hem de dünya düzenine karşı muazzam bir yapı kurmuştur. İslam ile şereflendiklerinde, ruhlarında açlığını hissettikleri manaya kavuştular ve dünyaya nizam vermek üzere yeryüzüne dağıldılar.

Bütün Müslüman olan milletlere bakın, inceleyin; İslam, Allah’ın izni ile son bin yılda ancak Türklerin tebliğ ve gazalarıyla gerçek değer ve manasına kavuşmuş, Türkler ise İslam’ın nurlu yolundan giderek gerçek kimliklerini bulmuşlardır.

***

Ömrünü ibadet ve taat ile de geçirsen, hayr ve hasenatta dillere destan da olsan, eğer Allah’ın “benim dilsiz kullarım” dediği hayvanlara eziyet edersen, tüm yaptıklarının ahrette yüzüne çarpılabileceğini sakın unutma.

***

Bu ülkede 25 banka hortumlandı ve bu milletin cebinden tam 60 Milyar dolar çalındı adamın gıkı çıkmadı, şimdi kalkıp emekliye yapılan zamma söylenip hükumete küfrediyor. Sıkacağım gırtlağını kendimi zor tutuyorum.

***

MHP, AKP ve BBP sadece bir siyasi parti değillerdir. Onları bir araya getirerek kenetleyen; bu aziz milletin mümtaz tarihi ve aynı tarih köklerine sadakatle geleceği kurmak fikridir. Bu fikir, İslam ve Türklük hamuruyla ete ve kemiğe bürünmüştür.

Diğer siyasi partilerin bir ideoloji ve mukaddesat temelleri yoktur. İslam ve Türklük adına “kelamları” vardır ama “icraatları” yoktur. Devlet ve Millet menfaatinin gereğine sırf muhalefet olmak uğruna imtina gösterenler, bunun hesabını her iki cihanda da vermek durumundadır.

***

Öncelikle bir insanın istikametinin belli olması lazım. Temsil ettiği düşünce ve yaşam şekline uygun davranması elzem. Sağa doğru bakıp, sola imrenmek, sağa el sallayıp solla fingirdeşmek bizim kitabımızda yazmaz.

Bir davaya inanıyorsan o davaya sadakat gösterip dava arkadaşına sırtını dönmeyeceksin. Davanda yaşadığın sıkıntıları kendi içinde çözmeyip öyle sağa sola kuyruk sallarsan, o kuyruğu bir yerlerde bırakırsın. Aklın nispetinde düşünüp, cesaretin nispetinde yol alacaksın.

Hainin yüz yalanı içindeki tek doğruya inanıp, vatanseverin söylediği yüz doğrunun içindeki tek yalana takılıp yüzünü hainden yana dönüyorsan; sen dava adamı değil, adam bile değilsin demektir.

***

Türkiye bence dünyanın en özgürlükçü ülkesi. Bu kadar sütü, kanı bozuk insan ancak bu kadar özgürce ortalıkta dolaşabilir, istediğini söyler, yakar, yıkar ve utanmadan, sıkılmadan kalkıp birde “bu ülkede demokrasi yok” derler, güya adalete teslim edilirler ve güvendiğimiz o adalet de bunları salıverir.

Hak’kın ve adaletin kılıcı ne vakit bunların boyunlarına iner, işte o zaman mazlum mutlu, ahali huzurlu olur. Düşman ve ihanet odakları ise sadece korku içinde yaşamaya mecbur kalır, şer bir adım atmaya kalkmadan önce bin kere düşünürler.

***

CHP liderinin son dönemle bilinçli ve maksatlı olarak sıkça dillendirdiği “FETÖ nün siyasi ayağı” konusu var. AKP yi hedef alan bu iddiayı akıllı bir adamın söylemesi mümkün değil zira eğer öyle olsa yıllardır FETÖ nün canına okuyan iktidar için Fethullah Gülen veya ona bağlı birilerinin, AKP nin kendilerinin siyasi ayağı olduğunu açıklaması gerekmez mi !!! 

Bunu Pensilvanya’dan değil CHP nin dile getirmesi aslında FETÖ nün iplerinin kimin boynunda olduğunu net şekilde açıklıyor.

***

Devleti yöneten veya yönetmeye talip olan siyasetçiler; ne zaman fakir olarak yaşar ve ölürler ve o nispette milleti ihya ve mamur ederlerse, işte o zaman Allah’a kul, peygambere ümmet ve millete hizmetkâr olarak yaşadıklarına şahitlik edebiliriz.

Elbette her insan gibi siyasiler de, geçimlerini sağlamak, helal yollardan dünyalık kazanmak zorundadır. Ancak; “kul-ümmet-hizmetkâr” dairesi içerisinde bir ruh taşıyan kişilerin dünyalık telaşları olmaz. Onların tek gayesi Hak rızası, Peygamber şefaati ve kul duası olması sebebi ile tüm maddi varlıkları geçinme sınırında kalır ve hariçten elde ettiklerini, bu tek gaye uğruna feda etmekten çekinmezler.

Dünyalığa tamah etmeyen, haramdan ve israftan kaçınan, vereceği hesabı düşünüp dizleri titreyen akıl ve vicdan sahibi bir yönetici, devletini de, milletini de her alanda zengin eder, güçlü kılar. Ona tabi olan bir milletinde sırtını kimse yere getiremez.

***

Beş aslan parçası daha toprağa düştü. En kutsalları olan “yaşama” haklarını vatan, bayrak ve ezan uğruna, gittikleri topraklarda, milletinin ve devletlerinin geleceğine feda ettiler. 

Her birinin evlerinden yükselen ağıtlar, ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutlar, musalla başında bekleyen ana, baba, kardeş, yar. İmanın gereği gurur ve vakar. Göğüslerde tarifsiz acı, dillerde dua var.

Biz sadece bunları görür, bazen hırslanır, bazen gözyaşlarına engel olamayız. Hıçkırıklar sıralanır boğazda da bir kelam edemeyiz. Hâlbuki onlar şehittir. Orada ne harikulade haller olur da biz göremeyiz. Cennet kokularına sarmalanırlar da koklayamayız. Ne mübarek eller onları kucaklayıp bağrına basar da anlamayız. Onlar, “keşke dirilsek de tekrar şehit olsak” muradı taşırlar da bilmeyiz.

Parçalanmış bedenlerine nur dolar, ruhlarına cennet doğar şehidin. Biz sadece öylece bakarız.

***

Ölümler ya ihmallerin ya da ahvallerin sonucudur. Hayatını kaybedenlere rahmet, yaralılara şifa, yüreğine ateş düşenlere sabır dileriz. Allah’ım bizi benzer felaketlerden muhafaza buyursun..

***

Yeri geldiğinde kendi hatalarımızı da görmemiz ve kendimizi düzeltmemiz lazım. Sürekli karşıya yüklenirken, arada bir dönüp aynada kendimize bakmamız mecburidir. 

Davamız neye ve kime karşı olursa olsun Hak’tan ve adaletten ayrılmamalıyız. Asli gayemiz gönülleri kazanmak olmalıdır. 

Yürekleri ve akılları tüm güzelliklere kapalı olanlar da açık düşmanlık etmedikçe dualarımızdan nasiplenirler. Gerisi ancak belalarını bulurlar.

***

Türk Milletinin ihtiyacı olan, birlik ve beraberliğinin arasına beton duvarlar ören ihanet odakları ve onların iş birlikçilerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu duvar yıkıldığında gecenin gündüzle, kışın baharla kavuşması gibi insanımız kucaklaşacaktır. Biz zaten biriz ve beraberiz; sadece şu bozuk zihniyet duvarını bir türlü tamamen yıkamıyoruz.

***

Dağdaki herhangi bir çobanı getirip o koltuğa oturtsanız memlekete daha faydalı olur. Çoban deyip geçmeyin, hem otlağı iyi tanır hem kurdun nereden saldıracağını en iyi o bilir. Tek gayesi sürüyü salimen sahibine teslim etmektir. Bizimki hem memleketine hem devletine yabancı ama yabancıya dost. Kurtla, çakalla  fingirdeşiyor sonra dönüp, “ne yani kurt sürüye mi saldıracak” diyor.

***

Doksan küsur yaşında bir kadın. Bankada milyonlar, yazlık, kışlık ne ararsan var. Evladı yok, kardeşi, akrabası yok. Belli ki pek dostu, arkadaşı da yok. Selam verdiği, selamını aldığı, hatır sorup derdine ortak olduğu komşusu da yok. Hep derim ya tüm hayatlar ölüme çıkar diye.. İşte geldi ölüm. 

Musalladasın ve ardında cenaze namazını kılacak cemaat yok. Bir ben, bir de bacanak. Namazdan çıkanlarla ancak eda edebildik. Tabutunu taşıyacak üç kişi var, dördüncüsü yok. Ve işte kabirdesin. Yaşadığın gibi yapayalnız. Başında sadece birkaç sevenin ve birde seni tanımadan gelen ben ve eşim. 

Üzerine çapraz dikilen tahtalar, ardından nasırlı ellerle dökülen taşlı toprak. Bir maşrapa su, göğe açık ellerle son dua. Boğazımda düğümlenen yakarış, başımız yerde, uzaklaştık sessizce. Allah rahmet eyleye..

***

Ücret dağılımında gerçekten uçurumlar var. Devlet veya özel sektörde çalışan insanlarımızın gelirlerinin nasıl belirlendiğini bilmiyorum. İşçi ve memur hak edişinde farklılıklar hemen dikkat çekiyor. Emekliler keza ayrı bir dert.

Maliyeci veya planlamacı değilim elbette ama çalışan veya emekli insanımızın gelir durumları bana göre 4 kritere göre belirlenmeli:

  1. Eğitim durumu
  2. Ürettiği değer
  3. Aldığı risk
  4. Liyakat

Birde tüm sendikalar kapatılmalı ve faaliyetlerine son verilmelidir. Sendikalar bu ülkede çalışanı en çok sömüren kurumlardır bana göre. Çalışanın hakları ancak anayasal statüde kanunla korunmalı ve her türlü suistimal kapısı kapatılmalıdır. Bu ülkeye terini akıtan her insanın hakkı zamanında ve yeterli miktarınca verilmelidir.

***

Çocukluğumdan beri hep hayalini kurmuştum. Belki ortaokul yıllarımdı bilemiyorum. İstiyordum ki kocaman, içinde göller, ormanlar olan bir yerde eğitim şehri kurulsun. Türkiye’min en zeki çocukları burada ilkokuldan başlayıp üniversiteye kadar okusunlar. Buradan mezun olanlar sadece devletimizi yönetsinler. Çok sıkı ve mükemmel bir eğitim alsınlar. Çinceden İngilizceye, Rusçadan Arapçaya kadar en az beş dil bilsinler. Türk ve dünya tarihini, pozitif bilimden felsefeye, siyasetten diplomasiye kadar her şeyi alasıyla öğrensinler. Güreşten futbola, okçuluktan silahlı atış ve savunma sporlarına kadar uzmanlaşsınlar. Namuslu, ahlaklı, dürüst olmayı, kalabilmeyi, hayatı idameyi, gerektiğinde bir er, bir komutan olabilmeyi bilsinler.

En önemlisi kalplerinde zerre kir, ihanet emaresi bulunmasın. Allah rızası ve kul hakkının peşinde olsunlar. Hurafelerden arınmış, akıl ve vicdan yönünden tertemiz bir imanla dolsunlar ve bununla, hakkaniyetle hizmet etsinler. 

***

Dünyanın adaletle kuşatılması ancak İslam’ın yüceltilmesi ile mümkündür. Medeniyet dediğimiz kavram, batının sömürerek, milyonları katlederek ulaştığı zenginlik değildir. Medeniyet şeklen veya madden değil; ruh ve akılda emredilen bütünlüğü sağlamak ve paylaşmakla elde edilebilir. Hangi millet, hangi soy olduğuna bakmaksızın her insan geleceğe uzanan bir el ve bir nefestir. Yeter ki yolu hak üzere olsun.

***

Türk’ün varlığı dünyada hep bir denge unsuru olmuştur. İnsanlığı  kuşatan zulmün karşısında dim dik durmayı, siyaseten veya çıkar sebebi ile değil, yaratıcısının kendisine bahşettiği ruh zenginliği ve doğasına nakşettiği imanın bir gereği olarak yapmıştır, yapacaktır.

***

Dinini bilmeyen dindar, halkını tanımayan halkçı, tarihini bilmeyen milliyetçi, ilim ve irfandan uzak akademisyen, kendi kültüründen tiksinen sanatçı, dürüstlükten bir haber esnaflar çıktı ortaya. Yıkılamaz denen Türk’ün bedeni, türlü oyun ve desiselerle iki büklüm edildi. 

Bizleri yeniden “biz” yap ve dimdik ayağa kalkabilmeyi nasip et Allah’ım.

***

Yanlışta ısrar etmek cehaletten, doğruyu aramak ve kabullenmek fazilettendir. 

***

İnsanlar ya sahip olduklarını kaybetmemek ya da sahip olmak için savaşırlar. Müslüman bir Türk ise sadece adalet için savaşır. Sahip olduğunu korumayı veya sahip olmayı arzuladığını Allah’ın takdirine bırakır.

****

Türk, sadece bir asır içine hapsedilemeyecek kadar büyük bir milletin adıdır. Aksini iddia eden ya Türk değildir ya da kendi tarihinden bir haberdir. Türk: kökleri insanlık tarihi kadar geriye uzanan muhteşem bir neslin adıdır. Türk’ü sadece Cumhuriyet tarihi içinde var olduğunu düşünmek, kendi tarihine uzak kalmış bir zihniyetin ürünüdür. Türk, insanlık tarihinin temel taşı, tarihin gördüğü ve görebileceği en sağlam genleri olan bir ulustur. Allah vergisi erdemleri olan, dünyaya numune olabilecek şahsiyetli bir toplumdur. 

Türk’ün mefkûresi, İlayi Kelimetullah’tır. Tarihte ne isek, nasıl izler bırakmışsak aynı ülkü yolunda var olmaya devam edeceğiz. Geleceği inşa edecek olanlar; sığ bir zaman dilimi içine tarihlerini sıkıştıranlar değil, insanlığın yaradılışında var olduklarını ve kıyamete kadar da var olacaklarını bilenlerdir.

Allah Müslüman Türk’ü korusun ve Sırat-i Müstakim üzere eylesin.

***

En pasif siyaset, sadece seçimde gidip oy vermektir. Aktif olanı ise kendi siyasi görüş çerçevesinde gerek bilimsel ve gerekse ahlaki ölçüler içerisinde kendi ideolojisinin gereğini yapmak ve karşıt görüşleri ekarte etmektir. Saldırgan değil, müşfik, fevri değil ekip bilinciyle, akıl ve bilgi depolayarak, her işi rıza ve kanaat ile olgunlaştırmak lazım gelir. Karşıt görüşü düşman değil sadece rakip görmek, ona da aynı şekilde görünmeyi öğretmek, ikna etmek, ikna edemediği yerde dua etmek elzemdir.

Siyaset sanatı öylesine kirletilmiş ve farklı şekillere sokulmuş ki; “iman ve vatan” lafı ağzından düşmeyenler birbirlerinin kuyusunu kazar olmuş. Hangisi kalpten der, hangisi dilden? Nasıl bileceğiz?

***

Bir kadının en güzel yaşı nedir? Diye sordular:

İlk aklıma geleni söyledim;

“Bir kadının en güzel yaşı, en mutlu anında döktüğü sevinç göz yaşı dır.”

Bilmem haksız mıyım?

***

Fakirlik, açlık, sefalet, sosyal adaletsizlik, eşitsizlik gibi kavramlar yıllarca sol kafanın beslenme kaynaklarını oluşturdu. Hala sosyal medyada aynı konuyu işleyip duruyorlar.  Patates, soğan, saman edebiyatı tutmayınca başka arayış içine girdiler. Sürekli olarak dar gelirli insanlar üzerinden siyaset yapmayı “sosyal sorumluluk” maskesiyle yürütmeye çalışıyorlar. Bazen kurdukları dernek ve sivil örgütlenmelerle ihtiyaç sahiplerine sıcak çorba, kıyafet ve barınma gibi destek sağlarken, yaptıkları siyasi propaganda ile asıl niyetlerini ortaya koyuyorlar. Sokak kedi ve köpekleri için can simidi olmaya çalışırken, “devletin yapamadığını biz yapıyoruz” mesajını veriyorlar.

Bu düşüncenin kurgulayıcıları, en tepedekiler, politbüro üyelerinin bile SSCB dağıldıktan sonra ortaya çıkan havuzlu villa yaşantılarıyla, ülkemizde aynı felsefeyle insan yaşamına ve düşüncesine etki etmeye çalışanların, ceplerinden tek kuruş çıkarıp ihtiyaç sahiplerine verdiğine şahit olmadım.

Bacası tütmeyen ev, ocağı kaynamayan hangi haneye, istisnalar çok az olsa da kendi servetlerinden tek metelik dahi vermeyen bu sahte “halk” savunucularına sadece kızmakla kalmıyor, nefret ediyorum. Bu nefretim siyasi görüşü ne olursa olsun tüm sömürgeci kemirgenleredir. Rahmetlinin dediği gibi bu ülkede edebiyatı yapanlarla çileyi çekenler hep farklı taraflardı.

***

CHP Türkiye’nin gerçeği. Atatürk’ün partisi olma özelliğini kaybetmekle birlikte, tüm umutlarım Deniz Baykal’ın bir kumpasla uzaklaştırılması ardından kayboldu. Genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten bir lider değil. Gönlüm her zaman çatır çatır muhalefet edecek şahsiyetli bir liderden yana. Bu vasıfsızlığa rağmen, onun liderliğinde milyonlarca seçmen hala peşinden gidebiliyorsa; ya bizde ondaki cevheri anlayacak kabiliyet yok, ya da bu işin liderle alakası yok

CHP sanırım lider odaklı değil, üstlendiği misyon sebebi ile mecburen tercih ediliyor. Türk insanının karakteri ile uyuşmayan, inanç merkezli her türlü fiile cephe alan, bu uğurda kim olduğuna bakmaksızın ittifak kurabilecek kadar milli olmayan bir siyasi formatı var. Deniz Baykal şu halde bile ülke menfaatini gözetirken, bu yönetimin bu hassasiyetten uzak olması inanılacak gibi değil.

***

Vatan haini olmanın çerçevesi bellidir. Siyaseten iktidardan farklı düşünmek insanı hain yapmaz. Mesela benim fikirlerimle tamamen zıt düşünceye sahip biri sırf bu yüzden hain olamaz. Bu konuda ısrar etmek, hainliği buna bağlamak ancak zeka geriliği ile veya zekası geri olan kitleler üzerinde algı oluşturmakla açıklanabilir. İhanet, devlet ve milletimize düşman olduğu aşikar tarafın çıkarlarına hizmet etmektir.

Kişi, bu çizginin neresinde bulunduğunu öğrenmek isterse, samimi olarak gerek tarih, gerek günümüz siyaset arenasında kendi devletimiz üzerine hesapları olan devletlerin ve bu devletlerin içimizdeki uzantılarının beyan ve hamlelerine bakmalıdır. Düşünce ve eylemleri örtüşüyorsa haindir. Yaptığı iç muhasebede niyetinin asla ihanet olmadığını anlarsa; derhal kendine çeki düzen vermelidir. Örtüşmüyor ise zaten müsterih olmalıdır.

***

Birini düşünün ki; neredeyse her konuşmasının içeriğinde yalan ve iftira bulunsun. Kurduğu cümleler içinde belirtilen tarih, kişi ve yer konularında sürekli yanılsın. Sokakta rastgele birine dahi söyleyemeyeceği, hiçbir adap ve terbiyeye dayanmayan hakaretlerde bulunsun, geleceğin resmini yapmaya çalışırken, geçmişte yapıp rezil ettiği tuvalleri inkar etsin, “olmalıdır-olmamalıdır”,“yapılmalıdır-yapılmamalıdır”,“gidilmelidir-gidilmemelidir”, “alınmalıdır-alınmamalıdır” gibi kendi içinde çeşitli kombinasyonlar barındıran tüm tespit ve önerilerinin başına “neden, nasıl” gibi bir soru koymasın ve sonunda da bu soruları makul, mantıklı, bilimsel açıklamalarla desteklemesin.

Ve bu adamlardan bu memlekette çokça bulunsun. Ve bu adamlardan biri bir siyasi partinin genel başkanı, diğeri de bir büyük şehrin belediye başkanı olsun.

***

Tüm hatalarına rağmen, Adalet ve Kalkınma ve Milliyetçi Hareket Partilerinin güç birliği ile yürütmekte oldukları devlet yönetiminde, muhalif cephede yer alan siyasi partilerin iktidarı eleştirme, öneri getirme, uygulamada gördükleri hataları meclise veya yargıya taşıma ve halkı bilgilendirme gibi yasal hakları kullanmaları bir hak olduğu kadar demokrasimizin vazgeçilmez bir güzelliğidir.

Bu demokratik hakkı, iktidarın doğru ve sıhhatli çalışmasına vesile olmak yerine, yapılan bazı hataların gölgesinde tüm olumlu çalışmaları karalamak, itibarsızlaştırmak, yok saymak, iftira ve gerçek dışı beyanlarla algı oluşturmak sureti ile milleti yanıltmaya çalışmak, aslında politika yapmak değil; siyaseten ayakta kalabilmek uğruna kendi akıl, vicdan ve ahlak erozyonlarına ses çıkarmamaktır.

***

Tarih göstermiştir ki; bu ülkede mevcut iktidara karşı yalan, iftira, karalama hat safhadaysa, insanların aklı karıştırılmaya çalışılıyor, kaynaksız ve mesnetsiz binlerce kirli ve maksatlı sahte haber, resim ve videolar sosyal medya denen mecrada kol geziyorsa; tarih boyunca hiç dost olmamış ülkelerin hakkımızdaki kanaatleri ile içimizdeki muhaliflerin sesleri tıpatıp aynı ise, şunu anlamalıyız ki; devletimiz doğru kişilerin elindedir.

***

Demokrasinin ileri düzeyde yaşandığı ülkelerde, iktidar, siyasi partiler, yargı ve ordu gibi tüm kurumlar birbirleri ile uyumlu olmak zorundadır. Onları bu uyum merkezinde tutan demokrasinin doğru anlaşılması, ülke insanlarının demokrasiye bağlılıkları ve demokrasinin ülke varlığını sağlıklı şekilde kuşatarak herhangi bir aykırılığa fırsat vermemesidir.

***

Ölene, göçüp gidene, ardından Yasinler, Fatihalar okuruz, “Mekanı Cennet olsun” der ve sözü tamamlarız. Yarın elbette sıra bize de gelecek. Ardımızdan dualar edilip, hayrla anılmak ve mekanımızın “Cennet” olmasını bekliyorsak; yaşarken doğru istikamette olmamız ve doğru MEKANLAR da  takılmamız gerekir.

***

Bugün bir kez daha haykırmak istiyorum ki; vatanımızı kıyamete kadar omuzlayacak ve yaşatacak olanlar, ruhları imanla aydınlanmış, yürekleri satın alınamayan, akılları ipoteksiz,  dimağları dinç, bilekleri kavi, bilgileri ve ufukları sınırsız gençlerimizdir. 

***

Aynı vatanın insanları menfaatlerde değil, ortak inanç ve değerlerde birleşmelidir. Bugün Türk siyaset yelpazesinde milli çıkarların bir kenara bırakılarak, ihanet merkezinin çekiminde, şer odakları etrafında kenetlenmelere şahit oluyoruz. Onları bir araya getiren, bu vatan toprağı üzerinde nefes alan canlıların çıkarları değil, onları toprağın altında görmek isteyenlerin bin yıllık arzu ve ihtiraslarına uşaklık yapmalarıdır.

***

Çocuklar karanlıktan hep korkmuşlardır. Mesafesiz siyah derinliklerden canavarların, yaratıkların çıkacağını sanırlar. Yetişkinlerde hep aydınlıktan korkarlar.  Cahil olanlar daha önce düşünemediklerinin, bazı akıllılar ise düşündüklerinden farklı olanın açığa çıkmasından çekinmişlerdir. İkisinin ortak korkusu da söyledikleri yalanların aydınlıklarda asla gizli kalamayacağıdır.

***

Söylediklerimizin sağlamasını yapmadan konuşmamalı, düşüncelerimizi mutlaka akıl ve vicdan muhasebesinden sonra dile getirmeliyiz. Hata yapmak, yanlışa düşmek ve günah işlemek biz insana mahsustur. Hangimiz yapmadık ve yapmayacağız ki. Önemli olan bilerek ve isteyerek, bunlardan menfaat umarak ısrar etmemek. Tez yoldan doğru olana dönmek. Peki doğruya nasıl döneceğiz? Yediğimiz içtiğimiz her şeyi neredeyse filtreden geçiriyoruz, arıtıyor, taşını çöpünü atıyoruz da neden fikriyatımızı, eylemlerimizi filtreden geçirmeyelim. Peki nedir bu filtre? Aramaya bile gerek duymadan öylece önümüzde duruyor değil mi?

***

Fakire yardım etmek sadece zenginlere mahsus değildir. Bir açı doyurmadan, bir çıplak ayağa pabuç giydirmeden, lokmanı muhtaç ile paylaşmadan, hep zenginin vermesini beklemek ve zengini eleştirmek, aslında ruhunda ki fakirliğin tatmininden başka bir şey değildir.

***

İnsan herhangi bir şeyi zıddı ile tanır, tanımlar. İçe bakma dediğimiz, önce kendini ölçme, şekillendirme ve yaradılışın ayarlarında tutma evrelerinde aykırı gördüklerinden kendini izole eder. Kendini ayrıştırmayanlar, zıtlığa, oradan da kaybedişe uzanan acınası bir yolculuğa çıkarlar. Allah rızası ve kul hakkı çizgisinde olanlar, evrenin bize bildirilen gerçeklerine kafa yorup bu bağlamda hayat sürenler, boyut değişim zamanı geldiğinde asla yanılmadıklarını, yanıltılmadıklarını, ebedi sürecek mutlulukla göreceklerdir.

***

Ne halde olduğumuzu en kolay ve net şekilde anlamak isteyenler, memlekette ne tür insanlarla beraber yaşadığımızı gözleriyle görmek isteyenler, sahte hesaplarla malum zihniyetin kapalı guruplarına  sızsınlar. Ben önce çok güldüm ama farklı farklı hesaplarda dolaştıkça yemin ederim göğsüm sıkıştı, şaşırdım, dehşete kapıldım. Size ne desem anlatamam. Müslüman bir Türk olarak değil, bir insan olarak, nerede hata yaptık da bu kadar haysiyet ve ahlak yoksunu nesiller yetiştirdik.

***

Biri vardı, adı mühim değil. Çiftçiydi, eker, biçer sonra gider pazarda satardı. Siyaset konuşmayı severdi herhalde, ne zaman bir ortamda toplansak konuyu siyasete bağlar, laf döner dolaşır Araplara, özellikle Suriyelilere getirir saydırırdı. Malum, bildik şeyler işte, yüz yıl öncesi savaşlarda yapılan ihanetlerden girer, Suriyelilerin kontrolsüz yayılmalarına kadar neredeyse bir saat konuşur, kimsede ses çıkarmazdı. Bütün gün yoruluyor, demek ki bu şekilde rahatlıyor diye düşünür, tebessüm eder geçerdik. Karşısında kimse ses çıkarmayınca haklılığını herkesin onayladığını sanarak gerçekten mutlu olurdu. Güzel, bahçeli iki katlı bir evi vardı, üst katta kendi oturur, alt katı da bir öğretmene kiralamıştı.

Birkaç yıl geçti, Sakarya’nın bu güzel ilçesine uğramamıştım. Hanımla Akyazı’dan İstanbul’a dönüyorduk. Tam bahsettiğim ilçenin kavşağına gelmişken kafama esti Tem’den çıkıverdim. Doğruca merkeze gidip çarşıda biraz dolaştık. Mahallede eski dostlara uğradık, birer kahvelerini içtik. Aklıma geldi onu sordum, güldüler, “hayırdır” dedim. Tarlalarını, evini, bağını ne varsa Araplara satıp Adapazarı’na yerleşmiş. Müstakil, site içinde bir villa almış. Merkezi yerden de iki dükkan alıp kiraya vermiş. Rahatı bey de yok dediler. Peki, “buralar nasıl o kadar para etti” diye sordum. Sadece onunkini değil neredeyse ilçenin bu bölgesinin tamamını aldıklarını söylediler. Sanırım göl kıyısına kadar çok pahalı villalar yapacaklarmış. Duyumları bu şekildeymiş.

Anladım ki bir insanın davası ve fikirlerinin sınanacağı en önemli merhale budur. Bugün birilerini hırsızlıkla suçlayanlar önce kendilerinin neleri çaldığının hesabını vermelidirler. Ha milyarlar götürmüşsün, ha bir çul aşırmışsın. Miktarın önemi yok. Eğer karakterinde  “çalma” eğilimi varsa, ne bulursan, ne kadara erişebilirsen çalarsın.

Birde insan ağzından çıkanın hesabını iyi yapmalı, ne konuştuğunu iyi bilmeli. İleride mutlaka karşına çıkacağını düşünmeli. 

****

Bak, dört vatan evladı daha, yaşayabilecekleri onlarca yılı, tadabilecekleri nice mutlulukları, sahip olabilecekleri evlatları, satın alabilecekleri evleri, arabaları, sevdiklerini, sevebileceklerini ve nice niceleri sadece VATAN uğruna bir anda feda edebildiler. 

Bunun manasını anlamak için o çok sevdiğin kendi canını, kendi canından da çok sevdiğin, canının canı olan evladını bu vatan uğruna kınalayıp gönderecek cesaretin, inancın ve sevgin yoksa boşa konuşma arkadaş. Boşa konuşup da sıkma canımı.

Ey bu toprakları ekilecek bostan olarak değil de can alınıp can verilesi NAMUS olarak gören şehitlerimiz; emanetleriniz emanetimizdir. Ruhunuz şad olsun.

***

Sürekli olarak “gelecek için endişeliyiz”, “sonu meçhul bir tünelde ilerliyoruz, karşımıza ne çıkacak belli değil”, “Batıyoruz”, “açız”, “saman da saman”,”Suriye’de, Libya’da ne işimiz var” gibi benzer demeçler veren, siyasetçilere, gazetecilere, yazarlara,sanatçılara, emekli paşalara, emekli olamamış veya seçilememiş siyasilere, adının önünde hiçbir unvan bulunmayan sıradanlara ve daha aklıma gelmeyen, bu ülkenin ekmeğini yiyip semiren, aklını, vicdanını ve en önemlisi ikisini birden, kendisine uzatılan tasma sahiplerine teslim eden tüm sıfatı insan olanlara sesleniyorum:

“BİZ BU VATANI SİZE BIRAKMAYACAK KADAR ÇOK SEVİYORUZ”

***

Bugün ikindiye doğru Levent Özdilek’e uğradım. Yılın ilk günü ve tatil. Oldukça kalabalık. X-Raydan geçtim bir kaç adım yürüdüm, arkamdan bir ses: “af edersiniz” hafifçe dönüp baktım. Üç genç. 16-17 yaşlarındalar. Özel güvenlik görevlisine “burada mescit var mı acaba?” diye sordu içlerinden biri. Belli ki ilk kez gelmişler. Saate baktım, ikindi vakti girmek üzere. Telaşları bundan.

Biz böyle bir yere ilk kez de gitsek mağazalara, restoranlara filan bakarız. Ama onların önceliği namaz. Hep gençleri eleştiren ben, bu kez utandım. Ne sarıklı ne de cübbeliydiler. Ayaklarında spor ayakkabısı ve kot pantolon, üstlerinde mont ve kaban. Hızlı adımlarla görevlinin tarif ettiği yöne giden bu gençlere uzun süre öylece baktım.

***

Küçük bir mum ışığı karanlık bir odayı aydınlatır da; bin odanın zifiri, bu küçük mumun ışığını karartamaz. Bir insanın mahkum edilmek istendiği karanlıkları dağıtması ve ışığı ile parçalaması, ruhunun saflığı, ahlakının düzgünlüğü ve istikametinin sırat-ı müstakim olmasıyla mümkündür.

***

Eğer bir politikacı sürekli yalan söylüyor,  buna rağmen hala rağbet görüyor ve alkışlanıyorsa, sorun o politikacıda değil, yalanı mubah sayacak kadar yozlaşmış ve faziletini yitirmiş toplumdadır.

***

Bir siyasetçinin prensipleri olmalıdır. Hayatını ve davasını bu prensipler üzerinden sürdürmelidir. Siyaset yapacağı parti için prensiplerinden vazgeçebiliyorsa, o artık satın alınabilecek bir mal durumundadır.

***

Devleti yönetenler, özellikle de siyasetçiler düşünmeden, fütursuzca konuşmamalıdır. Ona konuşma özgürlüğünü bahşeden halka karşı olabildiğince saygılı durmalı ve davranışlarında ölçülü olmalıdır. Eğer siyasetçinin halkından çekincesi yoksa, adaletten ve erdemlerinden sapması beklenebilir. Yok, eğer halkına karşı, hata ve haksızlık yapmaktan dolayı bir korku taşıyorsa, o kişinin ardında yürümek toplumu huzur ve refaha götürür.

***

Devleti yönetenlerin en önemli kutsalı, kendilerine emanet edilen gücü, emanet edenlerle mahşerde hesaplaşma zaruri yeti olmayacak şekilde kullanmaları olmalıdır. Bu şuur, her alanda atılacak tüm adımların temelini oluşturmalıdır ki; devlet ve millet manen huzurlu, madden güçlü olabilsin.

***

Türkiye’de demokrasi her zaman zalimin ve haksızın elinde kılıç olmuştur. Bu ülkede hep zalimin sesi yükselmiş, mazlumlar sadece demokrasi adına atılan hak ve özgürlük nutuklarını dinlemek mecburiyetinde bırakılmışlardır.

***

İnsanlık tarihinde, toplum düzenini sağlama adına ortaya konulan tüm beşeri kanunlar, yine insanın taraflı inisiyatif kullanması ile niteliğini kaybetmiştir. Yasalar ancak tüm farklılıkların, muhatabı olduğu tüm insanların yaşam ve haklarını tasarrufu altında adilce düzenlemedikçe, çözüm üretemedikçe, haksızlıklar ve zulüm kıyamete kadar sürecektir. İnsanlığın bu zulümden kurtulmasının tek yolu; kâinatın muntazam yaratılma ve yönetilme ahengine teslimiyettir.

***

Bir milleti yücelten, o milleti oluşturan fertlerin nitelikleridir. İnsani ve ahlaki kıymetle yetişen, salt düşünce dışında dünyayı kalbi nazarla gözlemleyen, yorumlayan ve sorgulayan bireylerin mensup olduğu bir millet asla yok olamayacağı gibi dünya insanlık tarihinde derin izler bırakır.

***

Günümüzde insanlar artık sadece kendi fikirlerini haklı çıkaracak veya onlara daha fazla şeyler katacak kitaplar okuyor. Karşı düşünceler karşısında tartışma metotları, ret ve inkâr eğilimlerini geliştirmek için okuyor. Bu, düşünce yapımızda derin uçurumlar açmıştır. Toplumdaki Kutuplaşmaların temelinde, düşünsel uzlaşma yerine giderek kronikleşen direkt yalanlama ve savaşma güdüleri vardır. Buda en önemli erdemlerimizden olan tahammül ve hoşgörüyü yok etmektedir. İç dünyamızda oluşturulan bu boşlukları, ekilmekte olan kin ve nefret tohumları doldurmaktadır. Silkinip kendimize gelmez, bu büyük tahribatı hep birlikte gideremezsek umutlarımızı taşıyacağımız bir geleceğimiz olmayacaktır.

***

Dünyada bu kadar mutsuz insan varsa, bana göre bunun sebebi; tutulmayan sözler, cezasız kalan haksızlıklar ve sınıfsal ayrımcılıklardır.

***

Hayatı güzelleştiren ve anlamlı kılanlar, herkesin baktığı yere bakıp herkes gibi görmeyenlerdir. Göz sadece bakmaya yarar, bakıp gördüğünü yorumlamak akıl ve gönül işidir.

***

Ucundan tuttuğumuz bir işte hakkıyla muaffak oluyorsak, sonucu bizi hedefimize biraz daha yaklaştırır. Eğer tüm iyi niyete rağmen başaramazsak üzülmeye değmez. Zira böylesi kaybetmeler sonraki hamlelerimizin tecrübesini ihtiva eder.

***

Mükemmel değiliz ama hep mükemmeli istiyoruz. En başta kendi kusurlarımız ve eksikliklerimizin farkına varıp kabullenmeliyiz ki; baktığımızda sadece güzellikleri görebilelim.

***

İnsan gerçekten garip bir varlık; hep kendisinin anlaşılmadığından şikayet eder de; bir kez olsun başkalarını anlamaya çalışmaz. Bunu başarabilse hayat çok daha mutlulukla yaşanırdı.

***

İnsan, kalbinde bir kez nefret tohumlarının yeşermesine izin vermeye görsün; gün gelir tüm güzelliklere gözü kapanır, hayatı sevgisiz ve renksiz görmeye başlar.

***

Vitaminlerle, diyetlerle, plateslerle, doğal yaşam arayışlarıyla, cerrahi gerdirme, aldırmalarla, düşünmemekle, inanmamakla ne kadar kaçarsak kaçalım, aslında biz kaçtıkça daha da yaklaştığımız tek sonuç sadece ölümdür. Ondan kaçış yok. Kaçamayacağımız bir akıbeti güzelleştirmek varken neden kötüleştiririz hiç anlamam. Hayatın bütün yolları ölümde kesişirken; hayatı verenden ve sonlandıracak olandan başka istikamet aramak ne acı. 

***

18 Mart 1915-09 Ocak 1916 yılları Çanakkale savaşının başlama ve bitiş tarihleri. 253 bin vatan evladı şehit verildi, yaralı ve kayıplar hariç. Çanakkale geçilemedi.

07 Kasım 1918 yılında aynı düşman 55 parça gemiyle Çanakkale’den güle oynaya geçti. 13 Kasım 1918 da İstanbul işgal edildi. 06 Ekim 1923 de işgal sona erdi.

İngilizler ve beraberindekiler,  İlk savaşta elde edemediğinden fazlasını alıp gittiler. Peki, biz madem her istediklerini verecektik, neden o 253 bin şehidi verdik?

Bu, 1. Dünya Savaşı’nın sonucuna bağlanamaz. Geldikleri gibi değil, bizi bitirip öyle gittiler. Olan 253 bin vatan evladına oldu.

***

Türkiye’de toplam 206 üniversite var 129 u devlete, kalanı vakıflara ait. Sadece 17 yılda 120 nin üzerinde Üniversite açıldı. Her ilde en az bir devlet,  nerdeyse her il de özel üniversite mevcut.

 Bu devletin kalkınmaması, insanlarının cahil kalması için ellerinden gelenleri yapanlar ve bilerek ya da bilmeyerek bu alçaklara alkış tutanların son yıllarda sarf ettiği o cümle ne idi? “İşsiz üniversiteli ordusu” diyorlardı değil mi? Peki bu okullar olmasaydı hepsi iş mi bulacaklardı? 

Bunları söylerken aslında kendi cehaletlerini ve alçaklıklarını ifşa ediyorlar. Ülkede bu kadar üniversite açılmış olması aslında insana ve bu ülkenin gençliğine verilen değerin bir göstergesidir. Bir ODTÜ, bir Boğaziçi, bir İTÜ, bir YTÜ, bir KATÜ, bir İÜ’de okuyan evlatlarımızla birlikte bu gençlerimize de bir fırsat eşitliği tanımaktır.

Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, Ardahan Üniversitesi, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, Toros Üniversitesi veya Kapadokya Üniversitesi gibi yüzlerce üniversiteden mezun olan çocuklarımız neden bu ikbal yarışının gerisinde kalsınlar. Evet, bu bir yarış. Okulu bitirmek yetmiyor. Hem iyi dereceyle bitirmek hem de kendi alanında en iyi olmak ve bunun için çok çalışmak gerekiyor. Okulda öğrendiklerinin yanına daha fazlasını katmak zorunda. Mutlaka çok iyi derecede yabancı dil bilmeli. Araştırmalı ve dünyadaki gelişmeleri anlık takip edebilmeli.

İnanın Boğaziçi Üniversitesini bitirip bir baltaya sap olamamış o kadar çok insan var ki veya diğer popüler üniversitelerden. Mesela yakından tanıdığım, sıradan bir üniversitenin iktisat mezunu biri var. Şu an elli yaşlarında. Banka sektöründe söz sahibi, banka iştiraki bir kurumsal şirketin yönetim kurulu başkanı. Saygı duyduğum akıllı bir kadın. Kendini yetiştirmiş. Kendisine tanınan fırsat eşitliğini çok iyi kullanmış. İşte bütün mesele burada. Devlet sana imkanı tanıyor gerisi size kalmış. 

***

Devlet yönetmek, devletin nasıl yönetilebileceğini anlamak için devletin içinde olmak lazım. 17 yıldır devleti yönetenlere, hiç yönetememiş olanlar akıl veriyorlar, tabir caizse akıllarınca laf sokuyorlar. Er meydanında kıspet giyip peşrev çekmeyenlerin, tırpan atmayıp, kemanede sarma yapmayanların, boyunduruk, köstek vurmayanların, bir başpehlivana akıl vermesi kadar trajikomik bir durum.

***

Alnın secdeye varması namazın bir parçası, bir icabı, bir farzı da olsa; aslında nefsin, gururun ve kibrin yerlere çalınması, her şeyi yoktan var eden kudrete teslimiyetin samimi bir ifadesidir. 

Bedenin iki büklüm olup, başın iki el arasında kalacak şekilde secde edilmesine, ruhun huşu içinde ve tam teslimiyetle eşlik etmesi kat-i olarak şarttır. İnsanın kendi aczini kabullenip Allah’a en yakın olduğu bu anda ibadette ve teslimiyette hangi merhalede olduğunu kendi belirler ve akıbetine katlanır.

*****

Devletimizin savunma alanında yakaladığı yüzde yetmiş lik oranın ne anlama geldiğini idrak edemeyen veya idrak edip çekemeyen bir kesim var. Bunlar, ” ne yapalım savunmada bu gelişmeyi, sen enflasyon dan, işsizlikten, asgari ücret ten haber ver” diyorlar. Vatanını kendi öz gücüyle savunamayan bir devlet, başka ülkelerin kölesidir ve her zaman yutulmaya mahkumdur

Cebinde tomarla parada olsa dövüşmeyi bilmezsen hem dayak yersin hem cebindekini kaybedersin. Türkiye ancak savunma sanayinde ilerlediği ve gücüne güç kattığı sürece tam bağımsız olabilir. Hele yüzde yüze ulaşalım bakalım, siz o zaman görün kalkınmayı. Dünyada ekonomik güç olabilmemizin yolu, askeri savunma ve saldırı  kabiliyetimize, kendi savunma sanayimizin kudretine bağlıdır.

***

İslam’a saldırının yüzlerce çeşidi var. Bana göre en zalimce olanı “Müslümanım” dediği halde İslam’ın şuur ve yaşam biçiminden tamamen uzaklaşmış, uzaklaştırılmış, İslam diye İslam dışı bir dine inandırılmış nesiller yetiştirilmesidir. 

***

Geçtiğimiz gün tesettürlü hanımlara yönelik bir saldırı gerçekleşti. Bu fiil, temelde İslam düşmanlığı ile ağzına kadar dolmuş kuduruk bir bireyin münferit davranışı olsa da, bu İslam’a saldırı değil, bir Müslüman’a yapılan saldırıdır. İslam’ın şekil bulduğu bir Müslüman’a saldırıdan İslam zarar görmez; aksine bu tür hayvani dürtüler içeren eylemler Müslümanları daha da birleştirir, tehditlere karşı yekvücut olmaya zorlar. Bu saldırıları iyi yorumlamak lazım.

***

Osmanlıdan sonra İslam aleminin liderlik koltuğu hala boş. Henüz atama yapılmadı. Biliyorum ki yüce Allah, liderliği tekrar asli sahibine, Türk Milletine tevcih edecektir. Sadece zamanı gelmemiştir.

***

Şimdilerde gençler kafaya, orta yaş ve üstü ise güzellik, zenginlik ve zarafete bakıyor. Ben hala sadece iyiden yanayım. Güzelliğe doyuluyor, kafalar değişebiliyor ve para uçup gidiyor  ama özünde iyi olan her daim iyi kalıyor.

***

Şu sıcak yaz gecesinde, balkona çıkıp gökyüzüne bakın. Öylesine değil, kaybettiğimiz veya sahip olmayı çok arzuladığımız bir hazineyi bulmak istercesine bakın. Bilinen derinliği milyarlarca ışık yılı olup tüm bilinmezliği ve muhteşemliği ile parıldayan, sayamadığımız ve asla sayısını bilemeyeceğimiz yıldızlara odaklanın.

Tüm bu azameti tasavvur edip yüreğimizde teslimiyet, gözlerimizde yaş belirmiyorsa; bilelim ki yüreğimiz hala taş ve göz pınarlarımız hala kupkurudur..

***

Dindarlık ne demektir? Dindar kime denir? Bir insan kendini neye dayanarak dindar olarak tanımlar? Ona bu payeyi veren kimdir. “Ben dindarım” demekle kişi dinin neresindedir? Dindarlığın en alt ve en üst seviyesi nedir? İnsan bu seviyelere sadece “dindarım” demekle ulaşabilir mi? Her dindarım diyen dinin bağlayıcı, kuşatıcı alanı içinde mi yer alır? Bu alanın dışında olup da içindeymiş gibi görünenler hala dindar kalabilirler mi?

Ülkemizde hızla yayılıp tehlikeli boyutlara varan bir hastalık var. Gerek sol kesim ve gerekse muhafazakâr kesimde bu aralar bolca gözükmekte. Biri heykel yaparak, toprağı yeşile boyayarak, üretmeyip her şeye muhalefet ederek uygar ve medeni olacağını zannederken, diğer tarafta sakal bırakıp cüppe giyerek, bilmem hangi tarikatın, cemaatin mensubu olarak ahreti kazanacağını düşünüyorlar. Her iki tayfa da gerçek halkçılarla gerçek dindarları evrensel gerçeklerin içine hapsedip, dışarıda serbestçe at oynatıyorlar.

Bana göre tüm insanlık, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmadıkça, bu düsturla hayatını düzene koymadıkça ne medenileşebilir nede dinin içinde kalabilir.

*****

Aslında hayat; insan aklının sadece metafizikle olan imtihanından ibarettir. Hayal, ihtiyaç, beklenti ve dürtüler, aklın alışılagelmiş tahayyüllerinin beslenme kaynaklarıdır. Bunlarla çeliştiğinde akıl, temel niteliklerinden uzaklaşır, yapısına daha çok uymayan fakat onu rahatsız etmeyen, kendisini farklı ve üstün gösterdiğine inandığı mecralara tereddütsüz dalar. 

Akıl, sürekli olarak “ne, neden” sorusunun zaruri yeti içindedir. Duyumsadığı her varlık ve var olabileceğini düşündüğü her soyut olasılığı sorgulamak onun doğasının gereğidir. Yaratılma gerçekliliği, temiz bir iman ve dolayısı ile yüksek ahlak ile dizginlenmez, şekillendirilmez ve anlamlandırılmaz ise ortaya, gerek kendisi ile ve gerekse yaşadığı toplumla sürekli çatışan, ilkel ve saldırgan bir yaratık  çıkar. 

Günümüz insanlarının davranış biçimlerine bakarak aslında akıl düzeylerini ve aklı hangi seviyede kullandıklarını anlamak mümkünse de tek sorun, akli seviyesi üst düzey olan bir kişinin aynı zamanda seri katil, sapık ve toplumca “ahlaksız” kabul edilen bir yapıya sahip olabileceği gerçeğidir. 

Yani akıl, tek başına yaratılma veya var olma gerçeğinin kendisi değil sadece tezahürüdür, yansımasıdır. Arama, anlama, sorgulama gibi argümanlara sahip olsa da tüm topladığı verileri sağlam ve doğru bir alan içinde tutmadıkça, aklın ham maddesini yaratılışın temel gayesine ve yaratanın emirlerine boyun eğdirmedikçe “kamil insan” olamayacaktır.

****

Türkiye, siyasi, ekonomik ve askeri alanda bitmek bilmeyen baskı ve operasyonlara hedef olup bunlarla uğraşırken; aslında en büyük tehlikeyi gözden kaçırmaktadır. Neredeyse yüz yıldır kültür emperyalizminin esareti altında, kendi özünden, milli ve ananevi değerlerinden hızla uzaklaşmakta; olası bir emperyalist işgalin zemini hazırlanmaktadır. Bugün geldiğimiz noktada, toplumun bu zemini oluşturacak kıvama yaklaştığını gösteriyor. 

15 Temmuza tiyatro, FETÖ den hapiste olanlara mazlum, S-400 lere ne gerek var, şark ve Arap düşmanlığı, inanılmaz batı hayranlığı, kendi millet ve kültürüne duyulan tiksinti, terör ve terörist seviciliği gibi benzer kalıplar içine giren milyonlar, bu sistemli örselemenin ne kadar tehlikeli boyutlara geldiğinin en belirgin göstergesidir.

****

Ülkemizdeki üniversiteler tam bir işleme merkezi gibi çalışıyor. Anadolu’nun çeşitli il, ilçe ve köylerinden, nice umutlarla üniversitelere yerleşen gençlerden küçük bir kısmı, eğitime başlamadan önceki düşüncelerini geliştirirken, önemli bir çoğunluğu işe tamamen değiştiriyor.

Türk aile yapısına uygun, inançlı ve milli fikirlerle okula başlayanlar, geçen yıllar içerisinde bu düşüncelerden, aşama aşama devletine asi, milletini aşağılayan, muhalif ve tatminsiz bir ruha bürünüyor. Yanlış arkadaşlıklar, bilinçli beyin yıkamalar, sağlam bir omurgası olmayan, düzgün aile eğitimi alamamış gençlerin kaybedilmesine neden oluyor.

Muhafazakar duruşu daha fazla koruyamadan, her konuda özgür, inancı ret eden, geleneksel kültürü hakir gören, özenti ve kompleks arasına sıkışıp kendini başkalarının gösterdiği istikametlere adayan nesillere sahibiz artık.

Türk aile yapısı çok değil çeyrek asır sonra tamamen çökecektir. Eğer binlerce yıldır tarih sahnesinde şerefli izler bırakmışsak, bu, aile yapımızı koruduğumuz içindir. Devlet ve milletçe bu planlı bozulmaya engel olmamız, özellikle üniversitelerimizi geleceğimiz olan gençlere tuzak olmaktan mutlaka kurtarmalıyız.

*****

Bugün 15 Temmuz ve ben bugünü anlamlı kılan o elim günün yıl dönümünde, dünden beri bir şeyler yazmaya çabalıyorum. 

En iyi ve en kolay yaptığım iş yazmak ama ne yaptıysam o gün bu millete, devletimize neler yaşatıldığını, nelerin reva görüldüğünü ve yıllarca içimizde nasıl bir tür yılanlar beslediğimizi anlatacak kelimeleri bir araya getiremedim.

Bugün hala o kanlı ihanet gününe “tiyatro” diyecek haysiyetsizlerin olduğunu görmek ve onlarla beraber yaşamak zorunluluğu beni deli ediyor. Bir kere daha anladım ki; demokrasi bizde doğru işlemiyor. Dünya demokrasi ile kalkınıp medenileştikçe bizde demokrasi ihanet ve zillet odaklarının kalkanı ve gizlendikleri bir araç oluyor. Demokrasi bu ülkeyi yıkmak isteyenlerin Truva atı olacaksa yerin dibine batsın böyle demokrasi.

Mazlum insanın hakkını alamadığı, ihanetin ise aradığı her şeyi bulduğu ve kılıfına uydurduğu böyle bir defolu demokrasiyle neyi nasıl doğru yapacağız. Sadece 15 Temmuz değil, bu ülkedeki tüm ihanet odakları bu demokrasi zafiyeti içinde palazlanıp saldıracak ve sömürecek kadar rahat hareket alanı bulabiliyorlar.

Benim inandığım ve görerek yaşamayı arzuladığım; hiç bir şeyin, iyiliğinde, fenalığın da kimsenin yanına kalmaması. İnsanlar vicdanen kirli de olsalar, niyetlerinde hasıl olan kişisel veya müşterek ihlal ve ihanet eylemleri karşısında mutlak caydırıcı ve cezalandıcı gücün bulunması. Bu eylemleri algılayacak ve sonlandıracak otoriterinin, donanımın her daim canlı tutulması.

Kısaca, Türkiye hiç kimseden çekmedi içimizde ki satılık hainlerden çektiği kadar. Çok çabuk kandırılan, basit algı oyunları ile hemen istikamet değiştirebilecek, İHANET EDERKEN KARŞISIDAKİNİN İHANET ETTİĞİNE İNANDIRILAN  milyonlarca insan var aramızda. Çoğu ne yaptığının ve neyi desteklediğinin farkında değil. Hepsinin aslında ortak zaafları var. Yapılan algıda bu zaaflara olta atılıyor ve geneli de bu zokayı kolaylıkla, sorgulamadan yutuyor. 

Allah bir daha böyle acıları bize yaşatmasın derken, hala ihanette ısrar edenleri gördükçe onların ıslah olmalarını dilemek beyhude olur diye düşünüyorum. Hatasında ısrarcı olanları, aynı felaketi yaşatmak için fırsat kollayanları artık sana havale ettik Allah’ım. Sen onlara istediğin ve hak ettikleri şekilde muamele eyle ve bizleri birlik ve  beraberlikte, senin gösterdiğin yolda sabit eyle.

***

Türk’ün mayası imandır. Onu kabartan, bulunduğu dağlara, ovalara sığdırmayandır. Gözünün keskinliği, yüreğinin çelikliği ondandır. Ferasetindeki derinlik, engel tanımamazlık, ölmedikçe teslim olmamak bu mayadandır. 

İmanı olmayan Türk sadece biyolojik Türk’tür. Onu dünyada parmak ısırtan, zirvelere çıkaran, Allah’a kul olması ve gaza şuurudur.

Biz bu idrakten uzaklaştıkça ruhumuz çapak bağladı, içimizdeki aydınlığı kaybetmeye başladık. 

Davamız, bizi karanlığa sürükleyen istikametleri tersine çevirmek, iman merkezinde geleceği hep birlikte kucaklamaktır. Gün, yobazlığın, cehaletin her türlüsünü yere çalmak, zalimin belini kırmak, mazlumun hakkını teslim etmek zamanıdır. Adalet arayanı adaletle, huzur arayanı huzurla, ecelini arayanı da eceliyle buluşturma vaktidir…

****

Bizim için devlet, gerektiğinde uğruna can verilecek dinimizden sonra en önemli kutsalımız. Can veririz, mal veririz, selameti için kan akıtır, ter dökeriz. Kıyamete kadar yaşasın diye nesilleri şahadete süreriz. Gözü olanın gözünü oyar, el uzatanın elini, kem söz edenin dilini keseriz. Onu yüceltir kendi varlığımızın önüne koyarız. 

Biz devlet için varken siz kendiniz için devlet var dersiniz. Devleti kendinize hizmetkar görür, çıkarınıza ters düştüğünde sırtınızı dönersiniz. Hiçbir şey vermez ha bire istersiniz. Devlete seri katil diyecek kadar alçalır, zavallılaşır ve küstahlaşırsınız. Zoru gördü mü kaçar, menfaat olduğunda üstüne çökersiniz.

Ben hayatım boyunca sizler kadar terbiyeye, asalete ve cesarete muhtaç bir topluluk tanımadım.

***

Akşam iş dönüşü adam yorgun eve döner. Selam vererek eve adım atar, el yüz yıkama faslından sonra sofraya yönelir. Bir tepsi içinde bayat ekmekler hafifçe az yağda kavrulmuş, üzerine yoğurdun sonu kalan sulu yeri ile az sarımsaklı domatesli sos dökülmüş. 

Afiyetle yerler, yüzlerde tebessüm, yüreklerde huzur ve şükür bir arada. Ne, niye getirmedin serzenişi, ne de niye şunu pişirmedin haksızlığı.  Sunmada tevazu, istemede teslimiyet…

***

Silah taşıma belgesi için malum teşekküllü sağlık heyet raporu isteniyor. Sanırım bir çok ilimizde hastanelerde, özellikle nöroloji kliniğinde elinize 500 soruluk bir tomar test veriliyor. İki saat çözmek için ter döküyorsun.

Yani bir ruhsat için bu denli titiz olan devletimiz, milletvekili seçerken neden heyet raporu istemez anlamam. Son şu adı lazım değil, polise aklınca ayar vermeye çalışan kadın vekile o 500 soruyu versem kaçını doğru çözer acaba.?

***

Binlerce yıllık tarihi, gelenek ve devlet kültürü bulunan böylesi mümtaz  bir millete, nasıl olur da ağzından yalan düşmeyen, hiç bir niteliği, bilgi ve erdemi bulunmayan şahsiyeti “lider” diye  yutturmaya çalışırsınız. Hiç mi tarih okumaz, hiç mi sıkılmazsınız?

***

İşte netice;  modern görünüşlü, şık, zengin, kültürlü görünmek “adam” olmak için yetmiyor. Temiz bir ahlak olmadıkça, yalansız ve riyasız bir şahsiyet bulunmayınca olmuyor kardeş..Kalpte niyet, dilde söz doğru olmayınca ne dersen, ne yaparsan kocaman bir “hiç” oluveriyorsun.

***

Fatih Sultan Mehmet Han’a…

Sen ki yüce peygamberin müjdesine nail oldun. Dünyada zalimlerinin dizlerini titretirken mazlumlara umut verdin. Bilgin, aklın, imanın, cesaretin ve heybetinle, Türk’ün ve İslam’ın şerefli mührünü insanlık tarihinin kalbine vurdun. 566 yıl önce belki bu saatlerde alınamaz denilen Konstantin’in kentini fethederek milletine; kıyamete kadar unutulmayacak eşsiz bir zafer hediye ettin.

Böylesi kutlu bir sultan iken, devşirip yanına tabip eylediğin bir dönme tarafından yavaş yavaş zehirlendin. 30 Mart 1432 de dünyaya açtığın gözlerini, 3 Mayıs 1481 de ebediyen yumdun.

Bizler senin soyunun evveli ve devamıyız. Ne dinimizden ne de Türklüğümüzden asla vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. Seni zehirleyen o soysuz dönmeler ve o dönmelerin köpekliğini yapan soysuzlar bugün daha fazlasıyla var ve artık gizlenmiyorlar. Fütursuzca saldırıyorlar. Senin dize getirip tacını alıp, taç giydirdiğin haçlı artıkları senin emanetine göz diktiler. Vatanımızı çepeçevre sarıp işgal etmek için fırsat kollamaktalar. 

Bizi her zaman yaptıkları gibi bölmeye çalışıyorlar, kısmen de başardılar. Aynı kan, aynı soydan gelip, aynı kıbleye tekbir getirdiğimiz insanlar, efsunlanmışçasına, göz göre göre bu işgali beklemekte ve düşmanını kurtarıcı gibi bellemekteler.

Fakat merak etmeyesin ve huzurla uyuyasın sultanım. Mekanın eminim cennet bahçeleridir. Senin emanetine asla zeval getirmeyecek, bu aziz vatanı bu satılmışlara ve haçlılara bırakmayacağız. Yakında, çok yakında bu millet yeniden bir “MİLLİ MÜCADELE” savaşı verecek. Kutlu davaya gönül veren milyonlar, şehadete koşacaklar. Bu vatanın bir karışını terk etmeyeceğimiz gibi, kendilerini dünyanın en güçlü devletleri olarak görenler ve içimizdeki hainler hak ettikleri akıbeti yaşayacaklar.

Allah daima kendisine inananlarla beraberdir. Biz buna inanıp, buna iman etmekteyiz.

***

Sokaktaki dilenciden, telefonla yapılan dolandırıcılığa, size kusurlu veya olmayanı satmaya çalışandan, beş para etmez ürününü beğendirmeye çabalayana, ahaliye olması gerekeni gösterip sonra kargoyla odun talaşı gönderene, suçüstü yakaladığınızda size bir anda gözyaşlarıyla acıklı hikâyelerini anlatmaya başlayanlara kadar tüm sahtekârların ortak dili masumiyet, mağdurluk, mecburiyet, samimiyet, dürüstlük, bilgelik ve uzmanlıktır.

Siyasette bu dili kullananlarla, kaba-saba, tehditkâr ve nezaket dışı da olsa içi-dışı bir olanı, içindekini saklamayanı, yeri geldiğinde gürleyip yeri geldiğinde hatasını kabul edeni, yanlışını düzeltmeye gayret edeni ayırt etmek lazım. Bunu anlamanın en güzel yolu tüm söylenenleri ve yapılanları baş gözüyle değil, gönül gözü ile görmeye çalışmaktır.

***

Komünist olabilirsiniz, faşist, idealist, muhafazakar, liberalist, anarşist, radikalist, otonomist ve hatta ateist de olabilirsiniz. Ne olursanız olun, nasıl yaşarsanız yaşayın;  tüm düşünce ve eylemlerinizin sonunda zaman herkes için mutlaka çanlarını çalacaktır. Ve o son anda yaşayacağınız son şey ölümün tadı olacaktır. Kısaca; inkar da etseniz, o gün inkar ettiğinizin sürpriz olmayan vaadi ile karşılaşacaksınız. Hayatın tüm yolları sadece ölümde kesişir. Bu iman şuuru ile ömür sürenlere ne mutlu…

***

Düşünce, konuşma, fiilde özgürlük ve eşitlik demek olan Demokraside, farklılıklara tahammül göstermek; buna kalpten inanan her bireyin medeniyet göstergesidir. Ancak iftira ve ihanetlerle bu tahammülü zorlayan veya yıkanların karşılarına çıkacak  şey; ilahi adaletin tecellisi ve sadece hakikati haykıran milyonların imanlı gür sesi ve çelik yumrukları olacaktır. 

***

Düşüncelerimizin merkezini etkilenme ve öğrenme   oluşturur. Öğrenme ve etkilenme merkezimizi ihtiyaçlarımız ve beklentilerimiz belirler. İhtiyaç ve beklentilerimizi yaşadığımız çevrenin sosyo-ekonomik ve kültürel değerleri sınıflandırır.

Hepsinin üzerinde akıl ve hayal kurma,  bu ikisinin de üzerinde sadece iman vardır. Her birey düşünür ancak önemli olan o kişinin ne düşündüğü değil, onu nelerin düşündürdüğüdür. İmana dayanmayan, imanı ret eden veya imanı dışında tutan her düşünce, istediği kadar bilimsel ve pozitif görünsün, tüm evrenin yaratılma sebebine tutunmadıkça eksik kalacak ve zamanla yok olacaktır.

***

Gece bir hazır giyim mağazasına gizlice girip, bayan görünümlü maketlere tacizde bulunabilen insanların yaşadığı bir toplum içinde bulunuyoruz. Seksen-doksan yaşlarında yatalak kadınlara ve çocuklara taciz ve cinsel saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Bir kısmı ortaya çıkarken biliyorum ki çok daha fazlası sineye çekiliyor.

Aile, okul ve çevre dediğimiz, bir çocuğun yetişkinliğe doğru uzanan zahmetli yolculuğundaki en önemli eğitim ve öğrenim kaynakları maalesef çatırdıyor. Fark etmek istemesek de derinlerden gelen bir yıkımın, sarsıntının içine doğru çekiliyoruz.

Bu toplumun içinden çıkan, şiddete meyilli, insan doğasına, inanç ve ahlaki değerlere aykırı düşünen ve bu hastalıklı düşüncelerini fırsat bulduğunda hayata geçirmekten geri durmayan, düşünce ve fiiliyatının sonuçlarını düşünmeyen, suçluluk duymadığı gibi nedamet bile göstermeyen, insan demeye dilimin varmadığı bu yaratıkların durdurulması gerekiyor. Bu işin şakası yok.

Koklamaya dahi kıyamadığımız evlatlarımızın ruh ve bedenleri kirletiliyor, hayatları, hayalleri, umutları gasp edilip bazen de katlediliyorlar. Asıl acı olan ise birkaç gün konuşulup ardından unutulup gidiyorlar. Ateş sadece düştüğü yeri yakıyor.

Burada tüm insanımıza ve en başta devletimize büyük görev ve sorumluluk düşüyor. Bu konunun siyaseti olmaz, olaya politik bakarsak daha da kötü günler görürüz. Bu tamamen doğru ve yeterli eğitim, vicdan, ahlak ve hukuk meselesidir. 

***

Sadece bazı kişi ve kişileri severek vatansever olunamayacağı gibi; yine bazı kişileri sevmeyerek de vatan haini olunmaz. Vatan sevgisinin tek emaresi; üzerinde yaşadığı ve Vatan dediğimiz toprağın en küçük çakıl taşına, Vatanın bağımsızlık simgesi Bayrağına, bu topraklara ayak basan her bir canlı cansız varlığa ve tarihine, inanç ve kültür mirasına derin tutku ve bağlılıkla sadakat göstermektir.  Bu mukaddesata bir tehdit hasıl olduğunda neleri feda edebileceği veya edemeyeceği kişinin sadakat ve ihanet eksenindeki yerini gösterecektir.

***

1990’lı yıllarda Halkın Emek Partisi (HEP) ile başlayan, Demokrasi Partisi (DEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Demokratik Halk Partisi (DEHAP), Demokratik Toplum Partisi (DTP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ve son olarak Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile Türk siyaset tarihine kara izler bırakan bu siyasi oluşum aslında ne görüşünden, ne hedefinden ne de beslendiği kaynaklardan asla kopmadı.

Özellikle gençlik kolları teşkilatlandığı tüm il ve ilçelerde PKK ya katılmak üzere binlerce genç Kürt çocuğunu kandırarak ya da kaçırarak dağa gönderdi. Örgütün siyasi ve askeri kanadı ile organik bağını hiç koparmadı. Gerek metropollerde ve gerekse kırsalda binlerce kez sobelendiler, on binlerce operasyon yapıldı, milyonlarca fiziki delil ele geçirildi. Bilinmeyen gibi gözükse de aslında çok net bilinen güçlü ellerce hep korundular.

Bugün sayıları 8 bini bulan şehidimizin, on binlerce gazimizin döktükleri kan, bu siyasi partinin ve PKK’nın ellerindedir. Maalesef siyasi çıkarlar, bu partinin sahip olduğu seçmen sayısı, seçimlerde tüm bilinen tarihi gerçeklerin unutulmasına, göz ardı edilmesine sebep olmak gibi ağır bir vebalin doğmasına neden oldu. 

Bu vebal birilerinin vicdanını sızlatmıyorsa Allah yardımcımız olsun…

***

Türkiye’ye siyaseten bir akıl tutulması yaşatılıp, katiline aşık edilmeye çalışılıyor. İki farklı ana kutup birbirine sürekli “vatan haini” diyerek; aslında çok ağır olan bu ithamla, uzunca bir zamandır toplumun akıl ve vicdan hafızası yumuşatılıyor, esnetiliyor. İnsanlar gerçekte ihanet içinde olanlarla, sadece fikir ayrılığı yaşadığı insanları aynı potada eritmeye başladılar. Bununla kin ve nefret duyguları daha geniş bir kitleye yönlendirilerek gerçek hainler daha rahat hareket etme imkanı bulmaya başladılar. Öyle ki fazla değil yakın zaman sonra gerçek hainleri normal görmeye başlayacağız. 

***

Hayata bir siyaset liderinin, siyasi partinin veya siyasi bir düşüncenin ekseninden bakar ve siyasi rotanızı bu istikamette şartlandırırsanız, zamanla o siyasi partinin, liderin ve düşüncenin adeta kölesi durumuna düşersiniz. Bu her alanda böyledir, neyi ve kimi benimser ve inanırsanız onun şeklini alır onun kalıbına girersiniz. Doğrusunu, yanlışını süzemez, eleştiremez, eleştirenlere karşı da cephe alırsınız. Akıl ve vicdandan uzaklaşır, zilletin gücüne destek olarak toplumun ve milletin ziyanına ortak olursunuz.

Siyasetin kurumsallığı ve bireysel yapısı kusursuz değildir. İnsanın akıl ve aksiyonuna muhtaçtır. Verilen karar ve uygulamaların her zaman müspet olması beklenemez. Dünyada böyle bir örnek yoktur. Siyasi partiler toplumdaki eğilimlerin nispetiyle kurulurlar. Sizin eğiliminiz hangi yönde ise o yönünüze hitap eden partiye gider oy verir veya aktif siyaset yaparsınız.

Hâlbuki tüm yaşamı sadece “İman” gerçeği ile gözlemler, sadece Hak’kın rızası nazarı ile bakar, imanın bir yansıması olan “Vatan sevgisini” önceliğiniz kabul ederseniz; memleket için doğru olanı çok rahat bulabileceğiniz gibi, yanılabilen, eğrilebilen ve hatta ihanet edebilen beşeriyetin melanetini kendinizden uzak tutar, onu doğruya çekebilecek veya yok edecek gücü mutlaka kendinizde bulabilirsiniz.

***

Siyaset, gerektiğinde istenmese de birileriyle görüşmeyi ve aynı ortamda bulunmayı gerektirebilir. Bu siyasetin doğasında var. Tehlikeli olan ve ihanetten başka hiç bir açıklaması olmayan şey, o kişilerle her konuda ittifak etmek, onu kuracakları siyasi gücün bir parçası olarak kabul etmektir. 

Açılım süreci kabul edilemez bir hata olmakla birlikte, PKK nın silah bırakması için o günün hükümeti, kendi siyasi geleceğini riske ederek tamamen FETÖ tezgahı olan bu projeyi uygulamaya sokmuş ancak gerçeğin su üstüne çıkması üzerine hatasından dönerek  FETÖ, PKK ve uzantıları ile gerektiği şekilde mücadele ye başlamış ve bu mücadele en sert şekilde devam etmiş ve devam etmektedir.

Bugünkü millet ittifakında CHP ve İYİ Parti’nin ittifakı normal gözükse de HDP nin bu ittifaka destek vermesi kabul edilemez. Açılımla farkı şudur: Açılım Devletin uzun yıllar süren ve binlerce cana mal olan bir terör örgütünü tek hakim güç olarak silah bırakmaya, teslim olmaya zorlamaktir. Bunu yaparken, Devletin kilit noktalarına yerleşen tüm FETÖ cüler Devletine değil FETÖ dolayısıyla PKK lehine çalışarak Devleti zor durumda bıraktilar.

Millet ittifakında güçleri birleştirme vardır.  AKP ve MHP ittifakını bitirmek adına kirli pazarlıklar yaptılar. Açılım sonrası Devlet yurtiçi ve yurtdışında üstüne düşeni yapmışken, bunu sürekli gündemde tutarak konuyu ihanet olarak  gören, bugün adını millet koydukları ittifakın tarafları ve destekçileri bunu nasıl açıklıyor. Açılım ihanet ise bu nedir peki. Açılımda pişmanlık ve akabinde hesap sorma var, peki Millet İttifakı nedir ve sonuçları neler olacaktır. HDP salak mı, sadece sandıkta destek verip çekilsin? CHP nasıl DHKP-C başta olmak üzere sol militanların eline geçtiyse ve yegane amacı Devletin içine sızmaksa, HDP nin de amacı bu kadrolaşmadan pay almaktır. Bu bu kadar net iken milletimin bunu görememesi beni üzmekle kalmıyor, kahrediyor. 

***

Birinin açarak göstermekte mahsur görmediğini diğerinin gizleyerek göstermek istememesi en basit tabirle özgürlüktür. Bunu karşılıklı olarak anlayıp saygı duyduğumuz gün, geleceğe ve gerçeklere ulaşabileceğimize dair umut besleyebiliriz.

***

Dünyanın hangi ülkesinde mensubu oldukları dinin kutsal kitabı yasaklandı? Soruyu biraz daha açayım: Hangi Hıristiyan ülkede İncil’in basılması, yayılması, okunması, öğretilmesi ve ibadeti yasaklandı? Kiliseler kapatıldı? Hiç duydunuz mu? Bugün böyle bir girişim olsa o ülkede neler olur?

Maalesef bunun dünyada tek örneği var o da bir Hristiyan değil, Müslüman bir ülke olan Türkiye. İyi de bu neden yapıldı? Bahsedip hemen geçiştirmek, sonra unutup gitmek ne acı. 1950 yılına kadar bu millete bu zulmü reva gördüler. İnsanların yüreğinden İslam sevgisini, Allah’ı söküp atmak istediler. Bu sebeple nerede bir Kur-an görülse toplatıldı, nerede Kur-an okunsa insanlar tartaklandı, hapse atıldı, direnenler asıldı. Bunu niçin ve ne adına yaptılar?

Geneli savaşlarda yitirilen, kalanlardan bir kısmı da darağacına gönderilen alimlerden yoksun bir toplum uzun yıllar İslam’ı yüreğine gömdü. 1950-60 yıllarına gelindiğinde tüm toplumda İslam’a karşı bir açlık, bir boşluk oluştu. İşte tüm bu yasaklamaların ve zulmün neticesinde bu boşlukları Fethullah Gülen gibi, Adnan Oktar gibi, yuları CİA ve MOSSAD’ a bağlı onlarca sahte alim kılıklı ajanlar doldurdu.

Eğer bugün inanç anlamında derin boşluk ve açmazlarla uğraşıyorsak, toplum dinen ve ahlaken bir çalkantı içinde ise, ortalıkta depremleri durduran, kendisine vahiy geldiğini söyleyen, Mehdi olduğunu iddia edenler çoğalmışsa, açık bir küfür ve hurafeler kol geziyorsa; bunun müsebbibi sizce kimdir?

***

Boş bir zamanınız da, çevrenizde kimsecikler yokken bir aynanın karşısına geçerek kendinizi bir kaç dakika izleyin.

Sonra aklınızın erdiği günden bugüne isteyerek veya istemeyerek işlediğiniz suçları ve günahları tasavvur edin. Yasaların ve vicdanların yasakladığı eylemlerinizi veya eyleme dönüştüremediklerinizi samimiyetle sorgulayın. Sonra onları ayrıştırarak şunu sorun kendinize: “Pişman mıyım? Yaptığıma değdi mi? Fırsat doğsa tekrar yapar mıyım? Daha iyisini ve daha fazlasını mı yapardım? Bu sorular uzar gider ama bu kadarı kâfi.

Peygamberler dışında tüm insanlar suç ve günah işlemeye meyillidir. Kimse kusursuz, günahsız değildir. İşte bu sebeple birilerini suçlarken, özellikle desteksiz ve mesnetsiz atılan iftiralara ortak olurken çok dikkatli olmak lazım. Aynalarla fazlaca dost olursak inanın gerçek hayatta da dostlarımız artacak, yüreğimiz ve dilimiz felah bulacaktır.

***

Kendilerini “Ülkücü” veya “Milliyetçi” olarak tanımlayanların, basit anlamda sadece günlük yaşamlarına bakınız. Vatanı, bayrağı sevmek bu fikrin bir sonucu olmakla birlikte, bu değerler için gerektiğinde can alıp can verebilmek ancak sağlam bir imanın tezahürüdür. Bu imanın temelini de İslam şuuru oluşturur.

Eğer yaşamını bu şuur üzerine inşa etmeyenlere şahit olursanız onların Vatan-Millet söylemlerine itibar etmeyiniz. Onlar sadece severler, gerçekten severler. O kadar. Bugün devletimiz dimdik ayakta ise, bayrağımızı gönderden indirtmeyen, ezanımızı susturtmayan, İslam şuuru ile yoğrulmuş ruh ve bedenlerini bu uğurda feda etmekten bir an bile tereddüt etmeyenlerin sayesindedir.

***

Bir insanda siyasi görüşten önce “siyasi görgü” olması lazım. Ancak bu yoksa birilerinin elinde “örgü” olmaktan kurtulamaz.

***

Kıyamet koptuğunda ve tüm canlılar tekrar diriltildiğinde, ilk ölen insanla son ölen insan, Berzah’ta aynı sürede kaldıklarını, ayrıca yaşam sürdükleri dünyada en fazla bir veya yarım gün kaldıklarını söyleyecekler. Kur’an’da böyle buyruluyor. 

Zamanın, yaşamı kuşatan ve tüm canlıları kendi kural ve ölçüleri içinde tuttuğunun, sadece evrenle beraber yaratıldığının delili budur. Zaman, Berzah ve ötesi alemlerde olmayacaktır. Ahirette zamansızlık ruhun nihayeti olmadığının cevabı ve sonsuzluğun temelini teşkil eder. Sadece devamlılık esas olup sonsuzluk yaşamı besleyecektir. Albert Einstein, bu gerçeği ancak on dört asır sonra açıklamış ve ispat kapısını aralamıştır.

***

İhanetleri ve ihanet edenleri saklamanın en kolay yolu; ihanetleri mubah, ihanet edenleri ise kahraman olarak pazarlamaktır. Tarihimiz, milletimizin mazisine bu şekilde pazarlanarak, bugün, yaptıkları ile kahraman ilan edilmiş, medeniyet müsveddesi batının siyasi oyunlarında piyon olmuş, onlarca sahte soysuz kahramanı barındırmaktadır. 

Bu Devletin asıl sahipleri, yakın zaman sonra, tarihini bu sahte ihanet ve hainlerden temizleyecek, tüm dünyaya, bu millete asla diz çöktürülemeyeceğini haykıracak ve kendisine vurulmak istenen tüm zincirleri paramparça edecektir.

***

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılları üzerinde bitmeyen bir tartışma, bitmeyen bir kavga var. Kendi varlığını hiç kimseye ispatlamaya mecburiyeti olmayan, beş bin yıllık bir geleneğin ürünü olan, diz çöktürülen ama asla yok edilemeyen bu büyük milleti, her zaman yaptıkları gibi birbirlerine düşürdüler. Yutamayacakları kadar büyük olan bu milleti, lokmalara ayırarak yemenin hesabını yapanlara gereken cevabı ne vakit vereceğiz?

Osmanlıya sahip çıkmak kadar ret etmekte, Mustafa Kemal’in Cumhuriyetine sahip çıkmak kadar ret etmekte, aslında bizi uçuruma giderek yaklaştıran, başkalarının yazıp bizim oynadığımız çok tehlikeli bir oyun. Kendi özümüzden, tarih diye okuttukları ile gerçeklerimizden uzaklaştırılmış nesilleriz. Silsilemizin, secerimizin uzandığı ilk nihayete kadar hangi gerçeğe hakimiz? 

Tarihte ne yaşamış ve ne yaşatmış isek korkmadan kabullenmeliyiz. Gerçek tarihimiz selahiyetsiz kişilerce değil bizzat kaynağından, devletimiz  tarafından açıklanmalıdır. Karışan duygu ve düşüncelerimiz durulmalı, tahrif ve tahkirden arınmış yalın  bilgiye sahip olmalıyız.

Osmanlı’da bizimdir, Cumhuriyeti kuranlar da. Ne birinden utanmalı ne de diğerini putlaştır malıyız. Ne birini göklere çıkarmalı ne de diğerini yerin dibine sokmalıyız. Tarih, ancak gerçekler üzerinden önem teşkil eder ve gelecek bu hakikat temeli üzerinden inşa edilebilir. Tarih, eğer hatalardan ders alınabiliyorsa değerlidir. Henüz kendi tarihimizi öğrenemeyip, kavrayamamışken istikbal adına neyi inşa edeceğiz? 

***

Cumhuriyet, sadece kuru, basit kutlamalarla geçiştirilemez. Bu aziz vatanı bizlere bırakırken aç kalan, yaralanan, kanını döken, canını veren ecdadımızın hangi his ve muratlarla fedakarlık yaptığının bilinciyle hareket etmek, bugün sahibi olduklarımızın kıymetini bu nazarla önemseyerek sahiplenmek durumundayız. 

Eğer vatan toprakları tekrar parçalanmak isteniyor, birlik ve beraberliğimiz sabote ediliyor ve dinimiz açıkça hedef alınıyor da biz kendi içimizde ihtilafa sürükleniyor isek, tehdit ve saldırılar karşısında  milli varlığımıza sahip çıkamıyor, bir kısmımız gaflet ve delalet içinde düşmanların safında yer alıyorsa; bugün cumhuriyeti kutlamayı hak etmiyoruz demektir.

***

Namuslu olmak, akıl ve vicdan muhasebesi yapabilmektir. Kalpten sevmek ve içten korkmanın tüm benliğe hakemlik yapmasıdır. Sadece kendi şuuru değil, o şuuru bahşedene hesap verme temayülüdür. Gördüğü, dokunduğu, konuştuğu, kısaca varlığını paylaştığı tüm canlı ve cansız yaratılmışa karşı sorumluluk ve merhamet duymaktır. Fiilen değil düşünce olarak dahi kendisine ait olmayan sınırlara tevessül etmemektir.

Velhasıl, halk ne kadar namuslu olursa, devleti yöneten insanlarda o nispette namuslu olurlar. Zira yönetenler toplumun aynasıdır. Zengin olmak, eğitimli olmak güzel tabi ki ama önce namuslu, ahlaklı yaşayabilmek ve dünyaya bu duygu ve gözle bakabilmek lazım.

***

Bakmayın siz azılı komünistlerin “Tam bağımsız Türkiye için kahrolsun ABD Emperyalizmi” diye kendilerini yırttıklarına, ABD ye düşmandılar evet çünkü kızıl Rusya’ nın uşaklığını yapmaktaydılar. Bu ülkeye emperyalizmi sokmayıp komünizmi getirmekti hedefleri. Böyle bir zihniyet nasıl tam bağımsızlıktan söz edebilir?

***

Metalik madenler, endüstriyel hammaddeler ve enerji hammaddeleri toprağın altında bulunmayı bekleyen kıymetlerdir. Birde insan eliyle toprağa gömülüp, günü geldiğinde çıkarılmayı bekleyen ve adına “define” denilen değerler vardır. Şimdi, yaşadığınız veya size ait olan topraklarda bunlar bulunmuyorsa, dünya da kullanılan en hassas ve en pahalı teknolojileri de getirseniz elde edeceğiniz hiçbir şey yoktur.

Memleket hayrına tek çivi çakmamış olan CHP, her zaman olduğu gibi havanda su dövmeye devam ediyor. Olmayanı var gibi, söylenmeyeni söylenmiş gibi göstermekte ısrar ediyor. En önemlisi de hala Atatürk üzerinden gündem oluşturmaya çalışıyorlar. Bir arkadaşım RTE ye seslenen bir yazı koymuş sayfasına: “sende Atatürk gibi tüm servetini millete bağışlasana?” diyor.

Canım arkadaşım, Atatürk’ün çoluğu çocuğu var mıydı? Rahmetlinin maalesef zürriyeti yoktu. Keşke olsaydı da bugün onları bağrımıza bassaydık. Böyle olunca tüm varlığını mecburen milletine bağışladı. Evlatları olsaydı eminim onlara da bir miktar bağışlardı. Hatta yanlış hatırlamıyorsam İnönü’nün tüm çocuklarının eğitim masraflarını, Sabiha Gökçeni ve Manevi kızı Ülkü hanımı unutmamıştı.

Sonra 1975 teki bir konuya atıfta bulunmuş bir başka arkadaşım. “21 ABD üssünü kapatıp Türk bayrağı çekildi, ECEVİT FARKI” diyor kardeşim. Fatih Portakal sayfası olunca zaten menşei bozuk, bunu baştan anlıyorsunuz. Konumuza gelirsek; o yıl üsleri kapatan Demirel’di, Ecevit değil.

Sonra bunun gibi yüzlerce beyhude mesnetsiz alıntı, kaynağı araştırılmayan, “bak biz de bunu yapmışız” diyebilmek için sazan gibi atlanılan uydurma haber ve yazılar. Ne yaparsanız yapın tıpkı ilk paragrafta yazdığım gibi olmayanı bulup çıkaramazsınız. Siz o toprağa bir şeyler gömeceksiniz ki bulasınız.

Atatürk’ten, onun hatırası, manevi mirasından elinizi çekin, kirletmeyin. Bu ülkede İslam düşmanlığına nasıl yobaz dindarlar sebep olduysa, Atatürk düşmanlığına da sahte Atatürkçü yobazlar neden oldular. Türkiye’de solun bir geleceği yoktur ve olamaz.

Uzun yıllardır görmediğim, 68 kuşağının neferi olan bir arkadaşım vardı. ODTÜ mezunu, Deniz Gezmiş’i filan iyi tanıyan, epey hapiste yatmış biri. Bazen yanına uğrar dostça sohbet ederdik. Bazen de hararetli tartışmaların içinde bulurduk kendimizi ama hiç kalp kırmazdık. Severdim onu, yaşı benden büyük olsa da yaşıt gibi bir ortam oluşurdu sürekli, ya ben büyürdüm ya o küçülürdü.

Ateistti, inanmıyorum derdi ama bazen kelime aralarında O’nun varlığına inandığını, inadı ve gereksiz gururu yüzünden inanmadığını söylemek zorunda kaldığını anlayabiliyordum. İşte o kişi bir gün derin bir sohbet sonrası elini omzuma koydu ve “ Barbaros inan yaptıklarım ve yaşadıklarım koskoca bir hiç. Doğru amaç için doğru işler yaptığımızı zannederken biz aslında bu ülkeye en büyük kötülüğü yapmışız. Keşke inançlı bir ailede doğup, inançlı bir yaşamım olsaydı, bugüne kadar harcadığım enerjim de boşa gitmemiş olurdu” deyiverdi.

2004 yılında kaybettiğimiz Cem Karaca’da, vasiyetinde, bütün yaşanmışlıklarını, hatalarını ve inkârlarını bir tarafa atarak nasılda “beni sadece tekbirlerle uğurlayın” demişti.

***

Türk’üm ve Müslüman’ım demekle sadece kendinizi tanımlar, soy ve inanç sınırlarınızı belirtirsiniz. Eğer Türklüğünüze ve İslam inancınıza yönelen bir tehdit veya saldırıda, şuurunuz sizi bu iki temel çatı altında diğer Türk ve Müslümanlarla birleştirmiyorsa, sizin ne olduğunuzun ve neye inandığınızın hiç bir anlamı ve kıymeti yoktur.

***

Bu memleket nice zaferleri sadece Mehmetçiğin süngüsü ile er meydanlarında yaşadı. Artık devir ekonomik ve siyasi savaşların zamanı. Bu anlamda gücümüzün karşılığı nedir kestirmek zor değil. Sadece direnmek yetmiyor, karşılık verebilmek de gerekiyor. Milli ve üretime dayalı bir ekonominin olmaması bizi kedilerin karşısında fare durumuna düşürüyor. Örnek vermek gerekirse:

Jeff Bezos’un sahibi olduğu “AMAZON”un sadece marka değeri 151 Milyar dolar. Türkiye’nin 2017 toplam ihracatı 157,1 Milyar dolar. Bu kadar basit.

Ekonomimiz hiçbir zaman güçlü olmadı bizim. Cumhuriyet dönemlerinde kurulan tüm fabrikalar iç tüketimi karşılamaya yönelikti. Hiçbir zaman dünya markası olamadılar, ihracatları da yeterli değildi. Bugün sanayi atılımını yapamamış bir ülke olarak bir adamın kurduğu bir marka kadar değerler üretemiyorsak, bunun müsebbibini son yüz yılda aramak lazım gelir.

1940-2000 yılları arasında, hatta 2001 de sayarsak, bu ülkeden hortumlanan para, resmi rakamlarla söylüyorum yaklaşık 1 Trilyon ABD Doları. Ülkenin emeğini, alın terini çatır çatır söküp aldılar. Bugün bunları kimse çıkıp haykırmıyor. Bu memleketin yüz yıllık geleceği göz göre göre çalınmış ama milletin dilinde: Varsa yoksa “hırsız Tayyip”

Vallahi hepsinden daha vahimi ne biliyor musunuz? Öyle bir insan profili türettiler ki; dolar 6-7 TL olmuş, dünya basınında açıkça “bunu biz yapıyoruz, pes mi Türkiye?” diye alayla karışık tehdit ediyorlar, bizdeki alçaklar, göbek atıp gerdan kırıyorlar.

Bu günler geçecek, tüm kalbimle inanıyorum. Allah’a gerçekten inanan biri RTE’nin “onların doları varsa, bizimde Allah’ımız var” demekle neyi kastettiğini gayet iyi anlayacaktır.

***

Farklı düşünce ve ideolojilerin bir araya geldiği siyasi partilerde; ülkenin kaderi üzerine oluşturulan değer, ortak hedefler değil, kişisel çıkarlar olduğunda, işte böyle çatırdar ve dağılıp yok olurlar. İYİ Partinin kuruluş amacı ve nihai hedefi “vatan” olmayınca, birilerinin kurguladığı, içi boş, amaçsız ve vasıfsız bir parti olduğu çıkıverir ortaya.

Beni en çok üzen ise yıllarca ülke bekasına “ülkücü” kimliğiyle sahip çıkan milliyetçi kardeşlerimizin, bu partinin siyasi oluşum sürecini okuyamaması ve bu rezilliğe oy vererek ortak olması. Benzer rezillik bir diğer parti olan CHP’de yaşanıyor. Üzülerek ve endişe ile izliyoruz. Zira onların da derdi vatan değil. Bu çok açık.

***

Bir anne ve henüz yaşını almamış bir bebek katledildi. Bu canilik ne ilkti ne de son olacak. Bu topraklarda hamile kadının karnını yarıp bebeği çıkartarak havaya fırlatan ve yere düşerken kılıcını çekip henüz doğmamış bedenine saplayan Ermeni’den, kendini içine kilitlediği kulübesinde, cayır cayır yanmayı şeref sayarak, tecavüzüne uğramaktan kurtulduğu Yunan’dan, meydana topladığı ahaliyi genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden kurşuna dizmeyi direniş ve mücadele diye adlandıracak kadar insanlıktan nasipsiz PKK’dan, boşandığı karısını tekrar barışmadı diye elli yerinden bıçaklayan erkeklerden, yasak ilişkisini öğrenen öz evladını sevgilisine boğdurtacak kadar gözü dönmüş annelerden, para vermiyor diye babasını av tüfeği ile öldüren evlatlardan, miras yüzünden elini kana bulayan kardeşlerden vs.vs. Ve daha binlercesinin her gün bir şekilde karşımıza çıkıyor olmasından bıkıp usandık artık.

Türk toplumu uçuruma doğru gidiyor. Türk aile yapısı çatırdıyor. Dünün bozulan çocukları, bugünün anne ve babaları oldular. Nesiller giderek erozyona uğruyor. Düşman eskiden dışarıdan beklenirken, bugün komşumuz, akrabamız ya da koynumuzda beslediğimiz çıkabiliyor.

İnanç ve ahlak eksikliği, ruh hayatımızın depresif çalkantılara maruz kalması, geleneksel olandan uzaklaşıp üzerimize ve genimize uymayan yaşam tarzlarını benimsemeye çalışmamız, yasaların caydırıcı nitelik taşımaması, suçun karşılığı olan cezada adaletsizlik ya da ceza olmaması bize tamiri çok zor bir gelecek hazırlıyor.

Ne saman ve et ithali, ne kim CHP ye genel başkan seçilecek, ne bu yıl hangi takım şampiyon olacak, ne hangi dizi final yapacak, ne kim kimle fingirdeşiyor,  ne de buna benzer hiçbir haber ya da magazin beni ilgilendirmiyor.

Bu ülke insanı ne zaman özüne dönecek, ne zaman mutlu ve huzurlu bir geleceğimiz olacak? İnsanlar ne zaman hoşgörülü ve namuslu davranacak, ne zaman insanımızın sağlığı ve canı kıymetli olacak? Ne zaman bayrağıma ve toprağıma göz dikenin gözü oyulacak ve ne zaman böyle canımızdan can gittiğinde bedeli mislince ödetilecek? 

Bombayı koyanı değil koyduranı ne zaman doğduğuna pişman edecek, düştüğümüz gafletten ve çöktüğümüz topraktan ne zaman uyanıp ayaklarımızın üzerine dikileceğiz?

***

İsterseniz dünyayı gezin, gitmediğiniz ülke, tanımadığınız insan ve incelemediğiniz kültür kalmasın. İstediğiniz kadar kitap okuyun, okumadığınız yazar ve araştırmadığınız yayın kalmasın. İstediğiniz kadar eğitim alın, dünyanın en saygın üniversitelerini bitirin, lisans, yüksek lisans veya doktora yapın.

Gayeniz Hak’ka hizmet değilse bunların hiçbir anlamı ve yararı yoktur.

***

Yobazlık bugün nedense sadece “din” kavramı ekseninde tanımlanır  oldu. Hâlbuki inandığı veya inandığını sandığı fikirleri tek gerçek kabul eden, farklı düşünceleri şiddetle ret ederek, düşünce özgürlüğünü savunup, kendi fikirlerinden başkasına tahammül edemeyenler, hangi fikir rotasında olursa olsun “YOBAZ” dırlar.

***

Bahçeye kümes dahi yaparken, hayvanlara zarar gelmesin, tilki, gelincik vs. Girip de hayvanları telef etmesin diye, ya yek pare kümes yapılır ya da tabanı derine gömülüp çelik tel ile desteklenir.

Yılın en çok yağış aldığı, derelerin taştığı, drenajların, menfezlerin yetersiz kaldığı bir bölgeye ray döşüyorsun ve burada can taşıyorsun. Sonra sıradan bir yağış sonrası rayların altı selden boşalıyor, sonuç: 24 can kaybı ve bir sürü yaralı.

Yakın tarihimiz, mühendislik hataları ve ihmaller sonucu canlarını kaybeden yüzlerce, binlerce insanımızın taptaze acıları ile dolu. Nerede bir hata ve ihmal var ise, projenin başlaması, tamamlanması ve periyodik kontrollerinin altında kimlerin imzası varsa hesap vermeli ve mutlaka cezalandırılmalıdır. Gidene rahmet, yaralılara şifa dilemek insani vazifemiz, ancak hayatımızın olağanları haline gelen bu tür faciaları maalesef önlemez. Hesap soran bir mekanizma olmadıkça daha çok masum insan bu şekilde can verecektir.

***

Siyasete soyunan birisi; bu işe kalkışmadan önce geçmişini ve niyetini sorgulamalıdır. Yarın yalanlamak zorunda kalacağı veya yüzleşeceği bir takım hata ve günahları var ise dürüstçe baştan söylemeli veya bu işten vazgeçmelidir. Toplumları geleceğe taşıyan liderlerin temiz bir geçmişi ve halktan gizlemeye gerek kalmayacak kadar duru bir inanç ve ahlakları olmalıdır.

***

Bence doğru ve yerinde yapılan bir siyaset, iffetli bir kadın gibidir. Namuslu insanlar çıkıp tek kelime etmezken sadece namussuzlar kalkıp iftira ederler.

***

Türkiye Cumhuriyeti imanla yoğrulmuş, kanla sulanmış ve cesaretle korunmuştur. İşte bu sebepten CHP zihniyetine teslim edilemeyecek kadar mukaddestir.

***

Tarihimizden, kahraman gösterilen korkakları ve korkak gösterilen kahramanları birbirinden ayırmadıkça aldatılmaya devam edeceğiz. 

Ayrıca, şanlı tarihimizi bize emanet eden kahramanlarımızla övündüğümüz kadar yaptıkları hatalarla da yüzleşmeyi başarmalıyız.

***

Bir siyasi liderin ilkeleri olmalı ve bunlardan ödün vermemeli. Sırf seçim için hedef kitle ağını genişletmek uğruna bu ilkelerinden vazgeçmemeli. Özellikle “din” kavramını siyasete alet edeyim derken kendini kepaze etmemeli. 

***

Dinimizin emirlerini yerine getirmeye çalışarak, hayatını bu düşünce üzerine inşa ettiği düşünülen birinin Ramazan Ayında “alkol” kullanması ne denli vahimse; hayatını din ekseni dışında şekillendiren birinin, seçim arifesinde “dini vecibeleri” icra ederken görüntülenmesi de o denli vahimdir.

***

Bir anneyi hiç bir şair hakkıyla mısralara dökemez ve hiç bir ressam tuvale çizemez. Kelimeleri ve fırçaları çaresiz bırakacak kadar mübarek varlıklardır onlar.. Anneler için evlatlar nasıl “cennet” kokuyorsa, evlatlar içinde “cennetten gelen kanatsız melektir” anneler.

Tüm annelerin, genç yaşlı farketmez ellerinden öpüyor, ebediyete göçenlere rahmet ve mağfiret diliyorum.

***

Siyasi ideolojilerde koşulsuz sadakat köleliktir.

***

Kendilerine “ata” arayanlar,  sulbünden şüphesi olanlardır.

***

Gelecekte hedefleri olmayanlar ancak geçmişin ihtişamları ile övünürler. Övünmekte de haklılar belki. Tüm Dünya’ya adaletle asırlarca hükmeden Osmanlı gibi kaç devlet var ki? Elbette övünelim ancak; sahibi olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devletini Osmanlı İmparatorluğundan çok daha güçlü, müreffeh, adil, medeni ve lider bir devlet yapalım…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilir

Güzel ve çirkin

İnsanların olumlu, normal ve güzel olandan çok, çirkin, anormal ve olumsuz haber ve içerik…