Anasayfa Makale Hayatın tek bir gerçeği vardır

Hayatın tek bir gerçeği vardır

Hayatın tek bir gerçeği vardır-1

Hayatımızın tüm omurgasını genel olarak “etkileşim” ile “etkilenerek öğrenme ve benimseme” oluşturur ve yaşam koşullarını, sosyal çevreyi ve düşünce kaynaklarımızı bunun belirlemesine izin veririz. Düşünce yapımızı derinlemesine tahlil ettiğimizde fikir ve davranış kalıplarımızı “sahip olduklarımız veya sahip olamadıklarımızın” inşa ettiğini görürüz.

Hangi yaşta olursak olalım bir görüşü anlamaya çalışırken kendi aklımız ve duygularımızı filtre olarak kullanırız. Bir görüşü doğru bulan veya ret eden filtreyi oluşturan akıl ve duygu katmanlarını aslında yine çocukluktan başlayan “etkileşimlerle” elde ettiğimizin farkında olamayız. Verdiğimiz karar bize göre doğrudur. Aslında doğru olan bize neyin doğru neyin yanlış olarak karar vermemizi sağlayan o “etkileşimlerle” oluşan analiz potansiyelimizdir.

Hayatı tahlil etme yetisini doğru kaynaklardan edinmiş isek, verdiğimiz kararlar da o nispette doğru olacaktır. Tabiatımızın bir gerçeği olup, nefse hoş gelen ama yanlış yöntemleri kendimizde “belirleyici” olarak atamışsak, vereceğimiz neredeyse her karar bu yanlışın peşinden sürüklenecektir.

Hayatın tek bir gerçeği vardır ve yaşam bu gerçek üzerine kurulmuştur. Hayata başlama, hayatı yaşama ve hayata veda. Uzun veya kısa hepsi bu kadar. Canlılar için hayat sadece bu üç evrede geçiyor.  Başlama, sürdürme ve sona erdirme iradesi sadece tek bir gücün elinde. O’na Allah diyoruz. Dünya nizamını canlı ve cansız varlıkların düzenini ve sürekli olagelen “Tecelli”sini kendi belirleyip sağladığından; biz insan olarak burada sadece “İradeye müdahale” edememe acizliği içinde kalmak durumundayız.

Bir insan dünyaya geldiğinde belirli yaşlarda bedenen geliştiği gibi zeka, düşünce ve duygu anlamında da gelişir. Özellikle ilk 5 yaş içerisinde neredeyse tüm şuur, yönelim ve algı yeteneklerinin temeli oluşur. Vericileri açıktır. Her görüntüyü ve sözü düşünmeden, incelemeden veya yaratılışıyla gelen basit “tepki refleksleriyle” alır, benimser veya ret eder. Hoş gelen, kötü ve nahoş değilmiş gibi süslenen, ebeveynleri tarafından süzülmeyen her şeyi alır, kaydeder. Bütün insanlık işte bu ve benzeri bir süreçten geçer ve her alanda farklılıklar bu nedenledir.

Bir insan yaratılma gerçeğinin gerekleri üzerine bir bakış açısı elde etmek durumundadır. Tüm kainatın ve dolayısı ile kendisinin yaratılmış olduğu gerçeği ile hareket etmelidir. Bu gerçek, nefes aldığı her anın, gerek kendisi ile ve gerekse kendi dışındaki alem ile olan münasebetinin en belirleyici özelliği olmalıdır.

Hayata “iman” ile bakabilmek, insan beden ve ruhuna yönelebilecek tehdit ve saldırılara karşı koyan en etkin güç olduğu gibi hayatı yalın şekliyle doğru anlamamızı sağlayacaktır. İmanın emaresi kayıtsız şartsız ve şüphesiz “Hak’ka teslimiyettir.” İnsanın davranışları, yaşamı, sözleri kısaca tüm varlığı bu manada şekil bulmalıdır. Tıpkı madde gibi mananın da yaratılmış olduğunu, bugün icat, buluş, kuram gibi tanımlamalarla ifade edilen tüm bilimsel gerçeklerin aslında zaten var olduğunu, insanın sadece bunu yeni fark ettiğini anlamamız gerek.

Aklını ve duygularını “imana” teslim etmeyen insan doğru şeyler yapsa da, doğru sözler söylese de, bunu imana bağlamadığı, yaratılışın gerçeği olarak görmediği sürece üç-beş doğrusu yüzlerce yanlışının içinde kaybolup gidecektir.

Bugün yeryüzünde bilmem kaçıncı bin yıldır varız. Şeklen pek değişiklik göstermediğimiz gibi akıl ve düşünce anlamında da pek farklılık göstermediğimiz aşikar. Yüz yılımızda yaşanan her ne var ise ilk çağlarda da yaşandığını biliyoruz. İnsan unsuru aslında hiç değişmedi. Çevresi, kullandığı araç-gereç, hayatı kolaylaştıran, sağlıklı, refah yaşamı sağlayan donanımlar çok fazla da olsa fıtratı değişmedi. Hala öldürüyor, yıkıyor, zehirliyor kısaca birileri gücü nispetinde bir şeyleri düzene koymaya çalışırken diğerleri mahvetmek için didiniyor.

Dünyayı felakete sürükleyen düşüncelerin temelinde imansızlık vardır. “İnandık, iman ettik” diyerek bu mecrada imansızlıkla beslenen, koşullar aleyhlerinde seyrettiğinde imanlı gibi görünen,  lehlerine döndüğünde en ateşli sapkınlardan olabilen insanları kastediyorum. Bu insanlar günümüzde nicelik olarak “dindar”, “alim”, “ulema” “akademisyen” gözükse de aslında nitelik olarak ruhunu şeytana satmış, tek amacı toplumun imanını yüz basit doğrunun yanında bir ciddi yanlışa inandırarak günaha ve küfre düşürmektir.

Daha fazlası

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilir

FOX TV yi gerçekten tebrik ederim

Fox TV yi gerçekten tebrik ederim. İlk sahibi ve kurucusu Rupert Murdoch’ı, sonraki sahibi…