Anasayfa Makale insanlık tarihinin en eski ve en şerefli mesleği

insanlık tarihinin en eski ve en şerefli mesleği

Bir ülkenin gelişimi kentlerden kırsala doğru değil, kırsaldan kentlere doğru olmalıdır. Bir ülkenin üretici değeri, insanlık tarihinin en eski ve en şerefli mesleği çiftçilikte; çiftçi ve işlediği toprak el üstünde tutulmadıkça istikamet ancak uçurum olacaktır. Bir insanın temel ihtiyacının ilk ikisini toprak sağlamakta, üçüncüsünü de yine toprak beslemektedir.

Geleceğimiz beton, metal ve dijital sarmalına hapsolmuş durumda. Yaratılış niteliklerine uymayan, vücut kimyası ile sürekli savaş halinde olan bir beslenme alışkanlığımız hatta mecburiyetimiz var. Sadece görünüş ve damak tadına hitap edip sağlıklı olmayan, içeriği son derece tehlikeli, insanın bağışıklık sistemini temelden sarsan kimyasallarla desteklenmiş binlerce ışıltılı, albenili paketlenmiş ürün, marketlerin raflarını doldurmaktadır.

İnsan sağlığını hiçe sayan, parasal değeri milyar dolarları bulan bu gıda üretimi maalesef yeterince denetlenemediği gibi engellenemiyor veya gerekli ceza uygulanamıyor. Merdiven altı üretiminin hat safhada olduğu ülkemizde sağlıksız nesiller yetişiyor.

En az bunun kadar önemli olan diğer bir konu da piyasaya sürülen ürünün kalitesi kadar fiyatlandırma kontrolünün de olmaması. Tarlada 1 TL olan bir ürün markette tüketiciye 5 TL olarak yansıyor. Asıl emeğin sahibi neredeyse zarar etmekte iken aracılar havadan 4 TL yi ceplerine indiriyorlar. Bu basit bir konu değil. Türkiye’nin belki de en önemli meselesi. Manav, kabzımal, market sahibi üretmediği maldan sadece satıştan servetler kazanırken, sabahın köründe kalkıp gün kararana kadar terini toprağa akıtan bu ülkenin fedakar çiftçisi kışa borçla giriyorsa bunun hesabını birilerinin vermesi lazım.

Özellikle ekonomik baskı altında olduğumuz şu günlerde fiyatlar üzerinde oynamalar yapılıp, haksız kazanç gözetenlerin yaptıklarının yanına kar kalması ve bunları engelleyecek yeterli yasal düzenlemelerin olmaması düşündürücü. Devletin, serbest piyasa ekonomisi de olsa otokontrolü sağlayamayacak kadar ülkeye hakim olmadığı görülüyor.

Ahlaki vasıflarını yitirmiş bu tür insanları caydıracak veya cezalandıracak bir mekanizma bulunmuyor. Bim marketler zincirine verilen 50.000 TL ceza gerçekten trajikomik. Ceza asgari 50 milyon TL olmalıydı. Böylesi ağır yaptırımlar seri şekilde uygulanabilse bir daha bu tür aşağılık girişimlere kimse kalkışamaz. Devlet vatandaşını açıkça, alenen dolandırılmasına seyirci kalamaz, kalmamalı.

Ülkemizde kişi başı gelir arttı gözükse de aslında zenginlik kentlere kaymış durumda. Fransa, İtalya, İngiltere ve benzeri ileri ekonomiye sahip ülkeler nasıl özellikle son 250 yılda sömürgecilikle ihya oldular, sömürdükleri ülkelerin tüm zenginliklerini nasıl hortumladılar ve hortumlamaya devam ediyorlarsa, ülkemizde de bugün milyon, hatta milyarlar kazananlar, kırsalda dişini tırnağına takıp çalışan, bu milletin efendisi olması gerekirken kölesi durumuna düşürülen çiftçilerimizin alın terini sömürerek zenginleşiyorlar.

Kentlerde adım atacak yer kalmadı, her yer beton oldu. Çarpık ve bilinçsiz şehirleşme bu ülkeyi içinden çıkılamaz imar çöplüğüne dönüştürdü. Evi, arabayı, eşyaları, telefonları, bilgisayarları sürekli yeni modellerle değiştirme yarışındayız. Daha iyisi, daha büyüğü ve daha donanımlısını arar olduk. Bankalara borçlanıp hiç düşünmeden her yere saldırır olduk. Kanaat ve ölçüyü iyice kaçırdık.

Biz bir tüketim toplumu olup çıkarken birileri kasalarını doldurdu, servetlerine servet kattılar. Açın bakın televizyonlara, sürekli almayı teşvik eden binlerce reklam var. Gün boyu beyinlere bu algıyı yerleştirdiler. AVM ler tepeleme dolu, keşke bu zenginliğin göstergesi olsaydı. Maalesef bu sadece alışveriş çılgınlığından başka bir şey değil. Üç kuruşu olan oralara koşuyor, orada alışveriş yapmayı veya yemek yemeyi bir halt sanıyor.

Kaç kişi manavda bir domatesi seçerken şöyle elinde tutup bunun hangi yöreden geldiğini, yetiştiği toprağı kimin belleyip onu ektiğini, o her gün biraz daha kızarırken kimin onu okşayarak suladığını ve kimin onu dalından koparırken hangi hayallerini  onu satıp kazanacağı üç kuruşa bağladığını düşünür acaba.  Giydiği bir gömleği diken tekstil işçisini, oturduğu sandalyeyi yapan marangozu, tüm önüne hazır gelen ürünün arkasında kimlerin becerisi, alın teri olduğunu düşünüyor. Kirasını, faturalarını ödemede zorlanan kaç emek sahibinin ellerinden çıkan bu ürünleri kullanırken derinlemesine tahlil yapıyor.

Gıda üretiminde denetim neredeyse sıfır. Özellikle semt pazarlarında et ve süt ürünlerine dikkat edin. Kangalı 5 TL ye sucuk var, 10 TL ye beyaz peynir, 8 TL ye zeytin. Merdiven altında üretilip gelişigüzel paketlenip yerel tv kanallarında satılan yüzlerce ne olduğu belli olmayan ürün var. Bal, tohum yağları ve zayıflama ürünleri başı çekiyor. İnanılmaz sayıda satış yapıyorlar. Kontrolsüz, denetimsiz ve en önemlisi ilgili bakanlık onayları olmadan bunu yapıyorlar. Yetkililer öylece seyrediyor.

Ülkemizde üretim ve tüketim bilinci yok. Bizden bu özelliği söküp almışlar. İnsanımız sadece “nasıl daha çok kazanırım” hedefine kitlenmiş ve bu yolda yapılan her girişimin yasal ve ahlaki yönlerini görmezden gelebiliyor. Bu ülkenin en acınası bir başka durumu ise her insan her işi yapabiliyor. Mesela bu ülkede en kolay parayı müteahhitler kazandı. Bu mesleği neredeyse herkes yaptı. Üç kuruşu olan hatta beş parası ve zerre kadar bilgisi dahi olmayan inşaat işine girdi. Bugün Türkiye’de imar rezaletinin baş sebebi budur. İnşaat yapan herkese yol verildi. Bakın kurumsal olmayan şahıs firmaların yaptığı inşaatlara ne demek istediğim hemen anlaşılacaktır. Emlakçılık bir başka bir rezil durum. Her önüne gelen bu işe soyundu. Tut bir dükkan, bağla birkaç daire veya dükkan al yüzde altıyı yat aşağıya. Oh ne ala memleket.

Kalbi değil ama elleri nasırlı üreten insanım da ay sonunu nasıl getireceğim diye debelensin dursun. Çok şey yanlış işliyor ve ufku olmayan bir geleceğe doğru ürkerek gidiyoruz. Hayatımızı düzene sokması gereken sistem işlemiyor. Daha doğrusu doğru işletilmiyor. Ülkeyi bu açmazlardan çekip çıkarmak lazım. Her alanda, sağlıkta, adalette, güvenlikte, ekonomide, eğitimde, ulaşımda, sosyal hayatın her safhasında ve dış dünya ile olan münasebetlerimizde yeni bir düzen ve istikrar yakalamalıyız.

Teknolojinin sonu yok fakat karnımızı bunlar doyurmayacak, susuzluğumuzu ve oksijenimizi bunlar sağlamayacak. Karşı değilim aksine sonuna kadar yanındayım. Fakat ekmek, su ve hava üç yaşam maddemiz. Bize bunları veren doğaya ihanetin intikamı çok acı olacaktır. Soframıza gelen her nimete bilgisini, emeğini, zamanını ve terini akıtan insanımıza da hak ettiği değeri vermezsek sadece bu dünyada değil ahirette de bize tüm nimetleri koşulsuz ikram eden yaratıcımıza hesap veririz.

Daha fazla
Daha fazla  B.A.
Daha fazla  Makale

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Okumalısınız

Taksim Cami inşaatı sürüyor

Benim bildiğim sadece Taksim ve çevresinde 5-6 tane kilise var. İnanç anlamında benim için…