Anasayfa Benim Penceremden Irzın merkezine Seyahat

Irzın merkezine Seyahat

Bakılmasını, konuşulmasını ve dokunulmasını istemediğimiz, bu maksatla sınırlarını çizdiğimiz mahremimize gösterdiğimiz hassasiyetin; başkalarının da bu sınırı belirleme hakkı olabileceği düşüncesinde samimi olmamız ve buna kalben inanmamız; genel anlamda ahlâk anlayışımız ile alâkalıdır. Gayet güzel şekilde kendi mahrem sınırlarımızı belirlerken, bir başkasının da en doğal hakkı olan sınırlarının zorlanabileceğine, o sınır içindekilere ilişmeye tevessül etmenin, edebilme cüreti gösterebilmenin ise ahlâksızlık olduğunu söyleyebiliriz.

Burada bahsettiğim mahrem, son derece geniş bir yelpazede anlamlandırılabilir. Kişi, bedenini, düşüncesini, inancını olabileceği gibi; ailesini, evini, işini, vatanını, bayrağını da mahremi; yani namusu olarak görebilir ve benimseyebilir. Birey, doğduğu, yetiştiği aile ve çevre başta olmak üzere okulundan, eğitmenlerinden, arkadaşlarından ve popüler iletişim araçlarından edindiği izlenimler sebebi ile istidadı doğrultusunda ahlâk yapısını inşa eder. Toplumda yer edindikçe bu ahlâk yapısına uygun bir çevrenin edilgen veya etken bir bireyi olur.

Kişinin topluma ve kendine karşı, ahlâki manadaki bakış açısı; onun yaşadığı ve dâhili olduğu milletin kültür ve medeniyet dokusunun izlerini taşır. En kıymetli kültür mirası olan geleneklerin toplum ve insan üzerindeki zorlayıcı baskısı, kişiyi daha sorumlu, seviyeli ve dikkatli olmaya mecbur kılar. Milleti bir mıknatıs gibi çekim merkezinde toplar, dağılmayı önler. Dünyanın farklı kültürleri ile etkileşim yaşayan toplumlar; yine istidatları nispetinde eğilimlerinde farklılık gösterebilirler. İnsanlık var oldu olalı bu etkilenme bazen benimseme, kabullenme veya bazen de taklit etme olarak ortaya çıkar. Uygar toplumlar her zaman geri kalmış, kimlik ve kişilik bozukluğu yaşayan, yaşatılan milletler tarafından model olarak görülmüşlerdir.

Yine tarih boyunca en acımasız savaşlar sanıldığı gibi askeri cephede değil sinsice; bazen alenen kültür alanında yapılan savaşlardır. Cephe savaşlarında canlar ve topraklar kaybedilirken, kültür savaşlarında bir milletin can damarı kesilmekte, tarihten gelen tüm bağları kopartılarak ruhsuz, kuru bir iskeleti bırakılmaktadır. Kültürü yok edilen milletlerin tarih ve kültür hafızaları, töresel kaynakları, çoğu kez kendi içlerinden çıkan kişi veya zümrelerce boşaltılırken; yerine türlü argümanlarla ve yıllara yayılan bir sabırla yabancı, ithal, atıl değerler doldurulmaktadır. Bütün bunlar olurken en acı olanı ise insanların bu başkalaşımı kendi tarihinden, geleneklerinden tiksinmeye başlayarak büyük bir şevkle kabullenmeleri ve “ben ne yapıyorum?” dememeleridir.

Bugün elbette öncelikle kendi milletimizin durumunu masaya yatırmak ve belirli noktalara neşter vurmak niyetindeyim. Yukarıda anlattıklarımdan yola çıkarak; şunu açıkça ifade edebilirim ki; Türkiye’de insanlarımız bu kültür emperyalizminin açtığı derin bir çukurda var gücü ile debelenmekte, toplumun önemli bir kısmı kendi özünden, gelenek ve göreneklerinden; en önemlisi inanç ve tarih şuurundan tamamen uzaklaşarak dış kaynaklı farklı merkezlerin çekiminde bulunmaktadır.

Yazıma başlarken bahsettiğim mahrem-namus-ırz kavramlarının, toplum hayatının her evresinde hangi şekillere girerek nasıl anlam ve derinlik zaafına uğratıldığını, toplumun olaylara ve davranışlara verdiği tepkide namus gibi en kutsal kavramın bir belirleyici, ölçülendirici olmaktan nasıl çıkartıldığını anlatmaya gayret edecek, tabiri caize “ırzın merkezine” bir seyahat gerçekleştireceğim. Namus ve bunu sergileme, gösterme, ifade etme, yansıtma mecrası olan “Ahlâk” kavramının, insan şahsiyetinde nasıl şekil bulduğunu, nerelerde ve nasıl çeliştiğini görelim. Toplumda var olan tezatlığın, kokuşmuşluğun ve çürümenin temelinde neler yatıyor birlikte bakalım.

İnsanın en başta kendine, daha sonra başka insan ve diğer canlılara karşı akıl ve vicdan yönüyle sergilediği davranış ve düşünce durumu onun toplumdaki yeri ve kalitesini belirler. İlk insandan bugüne; önce kendi hayatına karşı, daha sonra başkalarının hayatına ve yaşam biçimine etki eder ve bundan da mesuldür. Bugün adına namus dediğimiz ve birçok kavramı içine alan hassas noktamız; aslında insanın genlerine kodlanmıştır. Sonradan yerleştirilemez, öğretilemez; ancak geliştirilebilir ve nelerin “namus” olabileceği konusunda sınırlar çizilebilir. Kiminin bu anlayışında bir keskinlik, tavizsizlik varken; kimilerinde ise bir esneme veya tamamen ret etme olabileceği gibi; kavrama, alışılmışın dışında manalar da yüklenebilmektedir. Yani namus-ahlâk anlayışı kişilerin karakteri, ailesi, çevresi, eğitimi, etkileşim noktaları, beklenti ve ihtiyaçları nispetinde farklılık, kat’ilik veya muğlaklık gösterebilmektedir.

Şimdi; bizi kimsenin rahatsız edemeyeceği sakin bir ortamda, oturduğumuz yerde arkamıza yaslanıp, gözlerimizi kapatarak iç sesimizi dinleyelim. Duygularımızı şöyle bir harmanlayarak hafızamızda olumsuz manada derin izler bırakan, ikili veya çoğul ilişkilerde, akraba, arkadaş başta olmak üzere tanıdığımız veya tanımadığımız insanların ve olayların peşine takılalım. Bizi yaralayan, inciten, şaşırtan ve canımızı yakan, ruhumuzu daraltan ne varsa birer birer hatırlayarak düşünelim. Karşılık bulmayan sevgiler, kandırılmalar, tutulmayan sözler, iftiralar, ihanetler, mesnetsiz imalar, yalanlar, kötü niyetler, saldırılar gibi.

Bizlere bunları yaşatanlar gözümüzün önüne getirdiğimizde, göğsümüzde hafiften bir kabarma, sol tarafımıza doğru bir ağırlık çöker. Farkında olmadan dişlerimiz sıkılır, kaşlarımız çatılır ve kanımız biraz daha hızlı akmaya başlar. Maruz kaldıklarımızın bizde bıraktığı izlerin şiddeti, gösterdiğimiz tepkiyle aynı orantıdadır.

Güven duygumuzun nasıl örselendiğini, sahibi olduklarımızın nasıl elimizden alındığını veya sahip olmayı arzuladıklarımıza neden ulaşamadığımızı anımsayalım. İyiliklerimize nasıl kötülükle mukabele edildiğini, hak ettiklerimizin neden verilmediğini, hak ve hukukumuza nasıl müdahale edildiğini, haklıyken nasıl haksız duruma düşürüldüğümüzü hatırlayalım. Birkaç dakika içinde onlarca insan ve olay geçer gözümüzün önünden, bir de bakarız ki hayatımızın genelinde bu gerçeklerle bir aradayız; yani bu, yaşamımızın adeta sıradanlığı haline gelmiş. Her olumlu güzelliklerin yanında neredeyse aynı oranda olumsuz hadiselere maruz kalmışız. Neticede insanın olduğu her yerde bunun kaçınılmaz olduğunu kabullenmek durumunda kalırız.

Gözlerimizi açmadan, aynı dinginliği koruyarak bu kez farklı düşünelim; bizim maruz kaldıklarımız kadar, biz başkalarına karşı neler yaşattık, biraz da bunu konuşalım, samimice ve asla kaçmadan. Hislerimizin, aklımıza gelenlerin üzerini örtmesine, onları kenara, köşeye atmasına izin vermeden korkusuzca tutup önümüze getirelim. Haklı olmaya kendimizi zorlamadan, “Hak etmişlerdi” demeden, belki gerçekten hak edenler de vardı ama böyle avuntulara sığınmadan, sadece gerçekleri görelim. Masumiyet takınmadan, “Bana yaptıklarının yanında az bile” demeden, “Bana da başkaları böyle davranmıştı” diye savunma haline girmeden, salt dürüstlük adına hissetmeye çalışalım.

Sanki görmek istemezcesine, başımızı gözümüz kapalıyken bile sağa-sola çevirmeden, önümüze gelen ne varsa kaçınmadan ve en önemlisi hafızamızdan çıkmaya başlayan anıları tekrar gelmemek üzere en derinlere yollamadan izlemeye ve yüzleşmeye hazır olalım. Onlar her ne kadar derinlerde de olsa bir gün mutlaka bizden hesap sormak üzere gün yüzüne çıkacaklar ve asla silmeye muvaffak olamadan karşımıza dikilecekler. Yapılan ve söylenen hiçbir şeyin asla kaybolmayacağını bilmemiz gerek.

Sonuçta ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki; başkalarını ne kadar suçlu buluyorsak da, kendimizde benzer suçların kirlerini içimizde, elimizde ve dilimizde taşıyoruz. Uğradığımız haksızlıklarda masum, yaşattığımız haksızlıklarda suçluyuz. Mahremin namus sayıldığı ve her bireyin kendi mahrem dairesi içinde kalmayıp başkalarının mahremine ilişebildiği, canı, malı ve iffetine sözle veya fiilen saldırabildiği gerçeğini göz ardı etmeden; bunun oluşumunda ki ana nedeni ortaya koyalım.

Ahlâk dediğimiz, bizim ruhen ve bedenen, insani duygu ve davranışlarımızın yaratılış gayesine göre olağanlığı, kendimiz ve kendimiz dışındaki tüm canlı ve cansız varlıkların tüm haklarına saygı duymanın ve aynı şekilde tüm insanlardan saygı beklemenin adıdır. Düşüncelerimizi fiile dönüştürmeden, eylemlerimizi henüz ortaya koymadan ölçme-tartma terazisidir. Aklımız bize “hadi” dese de, bizi bazen durduran, bazen hareketsiz kıldıran ya da bazen kaslarımıza yönelen hareket emrini tekrar tekrar ölçüp biçen bir hakemdir.

Bütün bu anlattıklarımdan sonra, insan için en önemli erdemlerden olan ve yaradılışla beraber bizimle olan “ahlâk” alt yapısına rağmen bunca “ahlâksızlık” neden var? Diye sormadan edemiyor insan. Zaten konunun en hassas noktası ve cevabı burada yatıyor. Bu, tamamen akli melekelerin, iç dünyanın ve çevrenin farkında olmasıyla gelişmeye başlayan insan ruhunun, yine insanla birlikte yaratılan “Nefs” dediğimiz, insanı süfli arzulara meylettiren, sağlam, düzgün itikat ve karakterin yerleşmediği insanlarda sapmalara, aykırılıklara sebep oluyor.

Ahlâk kişinin vicdanına yapmakta olduğu bir işin yanlış olduğunu ilham etse de, nefs ağır basarak onu susturuyor, yapılacak fiili doğru ve yerinde bir karar olarak algılamasını temin ederek, detaylara, fiilin sonuçlarını düşünmeden uymasına neden oluyor. Burada tekrar ediyorum; karakter yapısı, inanç ve itikat tarafı yetersiz veya olmayan kişiler, bu tuzağa çok kolay düşüyor ve toplumda “Ahlaksız” denilen, her türlü melaneti ve cürmü işlemeye müsait sakat insanlar türüyor. Bundan daha tehlikeli olanı ise bu tabiatta olabilecek birçok insanın kendilerini toplum içerisinde şaşılacak şekilde gizleyebilmesidir. Gizleyemeyenler cezaevlerinde ve toplum vicdanında mahkûm olmuşken, onlardan çok daha fazlasının aramızda dolaşıyor olması gözden uzak tutulmamalıdır.

Hem en yakınında bulunanlara, hem de devlet ve milletine karşı taşıdığı sorumluluklarına aldırmaksızın, en küçük yalandan vatan hainliğine kadar namussuzluk da ve ahlâksızlık da sınır tanımayan kişilerin temel sorunları karakter ve itikat bozukluğu, akıl ve vicdan fukaralığı, muhakeme eksikliğidir. Ahlâksızlığın özünde sadece cinsel ve çıkarcı dürtüler var diyerek kestirip atamayız. Ticari çıkarlar, parasal, maddiyatçı beklentiler ve bitip tükenmeyen ihtirasların insanları nasıl rezil durumlara düşürdüğüne tanık oluyoruz. İktisatta, siyasette, sanatta, yazılı ve görsel basında, sosyal medyada tam bir kepazelik yaşanıyor. İnsanlar yalan söylerken, aldatırken, çalarken kızarmıyor. Yaralarken, öldürürken eli titremiyor. İnsanların beklentilerini, umutlarını, hayallerini karartırken umursamıyor. Namussuzlar alkışlanıp, namuslular aptal yerine konuluyor. Kul hakkını kimse düşünmüyor, bugünün yarını, bu dünyanın bir de ahreti olduğu hatırlanmıyor.

Kişi, kendi ruh dünyasını inşa ederken, onu etkileyen ve şekillendiren unsurları unutmamak lazım gelir. Kültür emperyalizminden bahsederken toplumu ahlâksızlık uçurumuna götüren sebeplerin başında bu gelmektedir. Bir milleti tarih sahnesinden silmenin tek ve en etkin yolu kültürünü yok etmektir. Bunun yolu da o milletin töresini, geleneklerini, folklorunu, dilini, itikadını yıpratmak, ilkel ve çağ dışı göstererek, yerine de farklı ulusların kültür artıklarının “medeniyet” adı altında empoze edilmesiyle yapılmaktadır.

Destanlarla, masallarla, efsanelerle büyüyen nesiller bir kuşak sonra emperyalist düşüncenin, doyumsuzluğun, israfın, kendi kültüründen tiksinmenin, egoizmin, takıntıların, acımazlığın, vicdansızlığın ve umursamazlığın pençesinde kıvranırken; en önemli cevherimiz olan aile, kökünden çatırdamaya başlamakta ve ortaya “Ahlâksızlık” gibi çok önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır. Ahlâk evrensel bir ifadedir ve tüm insanlığı bağlar; ancak bunun omurgasını, genel kavramlarını, insanların düşünce, fiil ve toplumsal ilişkilerinde tatbikinde onu kuşatan, yöneten ve uygulama-uygulamama sonuçlarında belirleyici olan ve tüm kuralları koyan temel kudret dindir.

Yüce dinimiz ve diğer semavi dinlerin insanlara telkin ettiği ana gaye, aslında son derece basit ifadeyle “Ahlâklı” olmaktır. İnsanların sadece ahlâklı olmaları dünyanın cennet gibi olması için yeterlidir. Ahlâk, içinde tüm insani değer ve yargıları barındırır ve tek başına huzur ve mutluluğun anahtarıdır. İslâm bir ahlâk dinidir, gerek bireysel anlamda ve gerekse toplumsal açıdan tüm esaslarını bu temel üzerine oturtur. Dindar bir insan ahlâksız olamayacağı gibi, ahlâksız biri de dindar olamaz. Hem dindar hem ahlâksız denilen ve sıklıkla gözlemlediğimiz kişiler, sadece dindar görünmeye gayret edenlerdir, bunu iyi ayırt etmek gerekir. Kişilerin ahlâklı fakat dinsiz olmaları şaşılacak bir şey değildir; zira dediğim gibi ahlâk evrenseldir, akıl ve vicdan sahibi birinin ahlâklı olması kadar doğal bir şey olamaz, dini ret etmesi kişinin tercihi; öyle düşünmese de bu onun eksikliğidir.

Yaşadığımız topluma bu nazarla baktığımızda, ahlâkın en kıymetli değer olduğunu hemen görürüz. Başta insani ve ticari ilişkiler olmak üzere “güven” olgusu insanların ahlâk arayışının bir sonucudur. Ahlâkın bulunduğu yerde güven ve huzur olur, ahlâkın olmadığı yerde ise ne güvenin ne de huzurun izini bulamayız. İşte bu sebeptendir ki, son yüzyılda belki daha da gerilere gittiğimizde, milletimizin bin yıllık düşmanları bizi neremizden vuracaklarını keşfettiler ve türlü yöntemlerle ahlâk surlarımızda gedikler açmaya çalıştılar ve başardılar. Asırlarca içimizde yaşayan, suyumuzu, ekmeğimizi paylaştığımız, kimi gazeteci, kimi siyasetçi, kimi yazar, kimi iş adamı, kimi diplomat, kimi din adamı ajanlarının eliyle milletin aklını, hafızasını bulandırdılar, bin yıllık kültürümüze hançer sapladılar; geleceğimiz olan evlatlarımızı yalan tarihle, sahte geleceklerle kandırarak kendi geçmişine ve inançlarına düşman ettiler. “Çağdaşlık” adı altında iman ve ahlâk hazinemizi yağmaladılar, düştüğümüz aşağılık kompleksi içinde kendi medeniyetimiz yerine yüzümüzü kendilerine ve gösterdikleri karanlık ufuklara çevirmemizi sağladılar. 

Bugün geldiğimiz nokta ortadadır. Artık maddiyatçı, her şeyi parayla ölçen, mukaddesatını unutmuş, üç kuruş için  birbirinin gırtlağını sıkan, ana babaya asi, kendilerine “muhalif” diyen çocuklarımız var. Her şeyi çok iyi bildiklerini zanneden, iyi bir okul okusa da, düşünce yapısı sığ olmaktan öteye gitmeyen, eleştiren, yargılayan; ancak sebep-sonuç bağlamına derinlemesine inemeyen nesiller yetiştirildi. Kendisini, ülkesini güzelleştirmek yerine Avrupa ülkelerine ağzı açık imrenen, sadece kendine dürüst olan batı ülkelerine hayran milyonlar üretildi. Kendi milletini ahlâksız batıyı ise ahlâk abidesi, dini Arap kültürü gören iman yoksunu zavallılar türetildi. Bunların hiçbiri kendiliğinden olmadı ve hiçbir şey tesadüfi değildi.

Sözü çok uzatmak istemiyorum. Gerçekler sadece  kaynaklarından okuyarak, dinleyerek öğrenilebilir. Bu gerçeklerin kişinin istikametini belirlemesi için ise  ipoteksiz bir akıl ve temiz kalmış bir vicdanı olması gerekir. Çoğu kez hakikatleri tüm çıplaklığı ile gördüğü halde inanmayan, inanmamakta ısrarcı olanlar, neleri kaybettiklerini ve nelere sebep olduklarını geçte olsa mutlaka anlayacaklardır. Allah’ın aziz milletimizi koruduğuna inanıyorum; zira bu kadar alçakla, bu kadar saldırılara maruz kalıpta yok olmamak başka türlü izah edilemez. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilir

Güzel ve çirkin

İnsanların olumlu, normal ve güzel olandan çok, çirkin, anormal ve olumsuz haber ve içerik…