Kavga

Ona bir türlü ısınamamış, bütün çabama ve iyi niyetime rağmen sevememiştim. Konuşmasından davranışlarına kadar her hali, her tavrı bana çok itici geliyordu. Eminim o da bana karşı aynı hisleri besliyordu.

Düşünce ve hayat görüşlerimiz farklı olsa da bir arada bulunma, beraber çalışma mecburiyetimiz vardı. Defalarca işle alakalı farklı konularda tartıştık, bazen kavga etmeye ramak kaldı; çok şükür fazla sürmedi ben yukarıya ilettim ve yanından ayrıldım. Belki katlanabilirdim; ancak yalan konuşması, olaylara bakış açısı ve yanlış hükümler çıkararak konuya ilişkin başka kimseyi dikkate almaması “artık yeter” dememe sebep olmuştu.

Ona karşı benzer hisleri duyan sadece ben değildim, tek fark benim artık tahammül gösteremeyecek olmamdı. Aradan epey bir zaman geçti, belki bir yıl olmuştur. Onu bu zaman zarfında birkaç kez gördüm ve başımı çevirerek yanından geçip gittim. Nihayetinde aynı semtte oturuyor olmamız bu karşılaşmaları kaçınılmaz kılıyordu.

Bir hafta sonu, trafik görmeyeyim diye; sabah epey erken saatlerde Sakarya’ya valideyi ziyaret amacıyla arabama binerek yola çıktım. Hava henüz tam aydınlanmamıştı ve sokaklar tenhaydı. Henüz bir kilometre uzaklaşmamıştım ki,  oto sanayinin içinden geçen caddenin kenarında beş-altı kişilik bir gurup fark ettim.

Yolun sağında toplanmışlar yüksek sesle bağrışıyorlardı. Tartışıyorlardı ve kavga kaçınılmaz gözüküyordu. Hemen solda ki boşluğa sürerek ilerledim; tam yanlarından geçerken bariz küfürler ediliyordu, başımı sağa çevirdiğimde, bir kişiyi kapalı bir dükkanın kepenklerine sıkıştırıp itip kakıyorlardı.  Kim olduklarını göremedim; ancak biraz uzaklaşınca yukarıda bahsettiğim, haz almadığım o kişinin sesini işittim. Yüksek sesle görmediğini, fark etmediğini anlatmaya çalışıyordu.

Sağa yanaşıp durdum ve durumu gözledim. Yok, “belli ki dövecekler” demeye kalmadı cümlesi birden vurmaya, tekmelemeye başladı. Bir saniye dahi düşünmeden bagajdan hiç ayırmadığım balta sapını kaptığım gibi kalabalığa daldım. Bizim mağdurun da cesarete gelmesiyle saniyeler içinde o beş kişinin arabalarına telaşla binerek kaçıp gitmelerini sağladık.

Üstü başı biraz dağılmıştı, burnu da kanıyordu. Arabasına binmesini istedim ve hastaneye kadar eşlik ettim. İşi bitince yanıma geldi.  Kavga, çok sık rastlanan yol verip vermeme sebebi ile çıkmıştı. Gözlerini kaçırıyor, nasıl teşekkür edeceğini bilemez durumda kıvranıyordu. Elini omzuma koydu “Allah razı olsun, sen olmasan beni pestile çevirirlerdi. Halbuki ben..” diyebildi. Gülümsedim. Ona “Fikrimiz, zikrimiz, hayat görüşümüz farklı olsa da, geride bir takım yaşadıklarımız hoş olmasa da seni orada, o sarhoşların eline bırakamazdım” dedim.

Biraz da geç kalmış olarak süratle ayrılarak Levent üzerinden Fatih Sultan Mehmet Köprüsüne yöneldim. Bu olay çok önemsenecek bir konu değil; ancak yolda giderken “Acaba beni dövmeye kalksalardı ve o oradan geçiyor olsaydı, benim yaptığımı yapar mıydı?” diye sormadan edemedim kendime.

Güneş solumdan doğmuştu ve ben Gebze’ye ancak varabilmiştim. TRT Nağme’de saat 07.00 haberleri  başladı. Gündem siyasetti ve iktidar – muhalefet arasında geçen karşılıklı konuşmalar, cevap vermeler, ithamlar uzun uzun anlatıldı durdu.

Sonra sabah yaşadığım olayla bu siyasi haberleri gayri ihtiyari karşılaştırdım. İktidar ve muhalefet doğal olarak hep çatışırlar, dünyanın her yerinde bu durum farklı değil; ancak, muhalefet ve iktidar ne kadar birbirleriyle didişse de,  tabir caizse birbirlerinin kuyusunu kazsa da, bir dış müdahale karşısında milli bir duruş, asaletli bir tavır takınmıyorlar. Net şekilde gözlemleniyor ki, -bunun aksini kimse iddia edemez-özellikle muhalefet partilerinin mensupları her fırsatta iktidara karşı Türkiye düşmanlarının safında yer almaktalar.

İktidarın doğru veya yanlışlar yapması önemli değil, bunu iç siyaset kavramı bünyesinde çözemeyen, sağlıklı dile getirip kamuoyu oluşturamayan ve toplumu bilgilendirmeyen, en önemlisi ve en vahimi, evde olan biteni komşuya ya da mahalleye duyurma kadar fena bir tavır sergilemeleri ve bize hiç dost olmamış devletlere kendi ülkesinin iktidarını, içine yalan ve iftiralar da katarak şikayet etmeleri; bu affedilir gibi bir davranış olamaz.

Siyaset üretemeyen, ortaya bir değer koyamayan, adı siyasetçi, belediye başkanı, sanatçı veya sıfatı, unvanı ne olursa olsun; gidip dışarıda, kendi ülkesinde olup biteni ya da hiç olmamış olanı ahlaksızca anlatması kabul edilebilir değil. Aynı şekilde iktidarın da muhalefet partilerinin dikkate değer teklif ve önerilerini dikkate almaları, umursamaz davranmamaları, ortak paydalarda dostluk elini uzatmasını bilmelidirler. Bu memleket kimsenin çiftliği değil, hiç kimse milletin ve devletin çıkarlarının önüne farklı bir şey koyamaz. 

Sakarya il sınırına geldiğimde saatim sekize geliyordu. Sapanca Gölünü az önce geçmiştim. Derin bir nefes aldım, aklım da, kalbimde yorgundu. Kendi yaşamımız bir yana asıl endişemiz devletimiz ve dolayısı ile milletimiz olmalıydı.

Zor zamanlardan geçiyorduk; bizi yutmak için fırsat kollayanlar tarihimiz boyunca hiç vazgeçmediler. Şimdi de yine ensemizdeler. Birlik ve beraberlik, tüm ayrılıklarımıza rağmen tek gayemiz olmalı, gücümüzü ve azmimizi damarlarımızdaki asil kandan almalı, nasip ve takdiri yüce Allah’tan beklemeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilir

Toplum düzelmedikçe Devlet düzelmez

Devlet, hem tarihini, hem bugününü, hem de geleceğini korumak ve kollamak durumundadır. Ma…