Anasayfa Anı Mahşere kalan bir hesabım var

Mahşere kalan bir hesabım var

Babam rahmetli, altın tetik 5 li browning yarı otomatik av tüfeğine gözü gibi bakardı. Bir gün evin salonunda temizlerken kazara patlattığını hatırlıyorum. Tavanda yumruk girecek kadar bir delik açılmıştı. Hepimiz çok korkmuştuk. Babamın ava gittiğini ama hep eli boş döndüğünü hayretle izlerdim.

Yılda birkaç kez sabah erken saatlerde kalkar, özenle giyinip hazırlanır ve çıkar giderdi. Akşam olmadan da yine bir şey vurmadan geri gelirdi. Sadece bir torba dolusu ne olduğunu bilmediğim ot ve ağaç dalına benzer şeyler getirirdi. Ertesi gün onları gazete kağıdının üzerine serip kurutur ya da öylece kaynatıp günlerce suyunu içerdi. Bunu neden yaptığını, neden içtiğini sorar,  sadece bir rahatsızlığına iyi geldiği için kullandığını anlatırdı.

Bir gün beni de ava götürmesi için epey ağladım, dayanamadı bir sabah beraberce çıktık. Unutmadan o yıllarda Ankara Haymana’dayız. Hava yazdan bir gün fakat nem olmadığından bunaltmıyor. Polatlı yolunu takiben önce bağlardan geçip değirmene, oradan asfalt yolu takip ederek, birkaç kilometre sonra  küçük bir derenin üzerindeki köprüden geçip, yeşillik ve bol ağaçlık bir alana doğru yürümeye başladık. Neredeyse her taraftan farklı kuşların sesleri geliyordu.

Bazen patika yoldan, bazen de çalılık ve ağaçlık yerlerde ilerlemeye başladık. Bir ara çok garip ve ürkütücü bir sesle irkildim. Babam korktuğumu anlamış olacak ki durup bana az ilerideki hafif sulak bir yeri gösterdi. Ses o taraftan geliyordu. Gülerek, bir yılanın kurbağayı yakaladığını, çıkan sesin o kurbağadan geldiğini söyledi. Yolumuza devam ettik. Açıklık bir meydana geldiğimizde babam cebinden bir çakı çıkararak bazı çalılardan zeytin büyüklüğünde meyveler koparmaya, bodur geniş yapraklı ve dikenli otları kökleriyle birlikte çıkarmaya başladı.

Bu şekilde saatlerce dolaşıp ot topladık. Bazen yürürken birden yanımızdaki çalılardan kuşlar havalanıyor, bazen yaklaşmakta olduğumuz bir ağaçtan; sonradan bıldırcın olduğunu öğrendiğim kuşlar havalanıyordu. Nedense babam hiç tüfeğine davranmıyordu. Dayanamayıp sordum ve bana hayatım boyunca sadece bir kez unuttuğum şu sözleri söyledi: “ben avlanmaya değil dolaşmaya çıkıyorum, hem yürüyüş yapıyorum hem de temiz hava alıyorum. İhtiyaç olmadan avlanmak yanlış. Onların da tıpkı bizler gibi aileleri, çocukları var. Ancak yiyecek bulamadığın zaman avlanacaksın.”

O halde neden tüfeği aldığını sorduğumda bana sadece vahşi hayvan filan çıkarsa kendimizi korumak için taşıdığını söylemişti. Canım babam.

Çok değil 3-4 sene sonra 1975 de ata memleketi Ilgaz’a göçtük. 1977 Haziranında da babamızı elim bir kazada kaybettik. O yılın sonuna varmadan bu kez anne memleketi Sakarya Akyazı’ya taşındık. Akyazı lisesinde okumaya başladım. Küçük, şirin bir ilçeydi Akyazı. Sadece canım çok sıkılıyordu burada. Ilgaz’da zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım. Sadece bir Devrez’in kıyısına veya rahmetli halamın bahçelerine gitmek, mahallemde çocuklarla top peşinde koşup çember çevirmek, dibek çayırında deli gibi koşmak, evimizin bahçesinde köpeğimiz tombul ile saklambaç oynamak inanılmaz güzel geçen günlerdi.

Akyazı’da ilk yıllarımda mutsuzdum. Babamın yokluğu her yanımı kaplamıştı. Kendimi bu dünyada korumasız ve tek başına kalmış gibi hissediyordum. Birkaç kez yaşça epey büyük bazı tanıdıklarla yakın yerlerde ava çıktım. Elimde sadece sopa vardı. Onlar vuruyor ben seyrediyordum. Ne kadar sıkıcı da olsa avcılık hoşuma gidiyordu.

Bir gün annemden izin alarak babamın tüfeği ile aynı kişilerle ava gittim. Fişekliği de belime takmıştım ki sormayın. Yıllar sonra rahmetli olan çok kıymetli büyüğümüz, öğretmen Hayri Yıldız ve ablamın beyi Reşat Yıldız ile tekrar bir sonbahar sabahı ava çıktık. Hayatımda hiç ateş etmemiştim. Sabahın erken saatleriydi ve hava epey sisliydi. Yakın köylerden Yağcılar’ı geçip Hasanbey köyü civarlarında gezinmeye başladık. Henüz bir hayvana rastlamamıştık. Onlar aralarında sohbet ederken farklı bir tarafa yöneldim. O tarafta bir su birikintisi vardı, nereden duydum bilmiyorum; böyle sazlık yerlerde ördek olabilir denilmişti. On dakikalık dikkatli bir yürüyüşten sonra sazlıkların başladığı yere geldim. Uzaktan köpek havlamalarından başka hiç ses yoktu. Bizimkilerden epey uzaklaşmış olacağım ki sesleri hiç duyulmuyordu.

Tüfeği sıkıca kavramıştım. Tavsiye üzerine beş adet yedi numara fişek sürmüştüm. Ayaklarımı sürüyerek su birikintisinin çevresinde dolaşmaya başladım. İşte tam o esnada birden bire sazlıkların ortasında kıyamet koptu. Bir anda tam beş ördek havalanıp hafif sağ tarafıma doğru yükselmeye başladı. Donup kaldım. Birkaç saniye süren bu şaşkınlıktan sonra iyice yükselen ve aynı yöne uçmaya devam eden sürünün üzerine beş atış yaptım. Hayvanlar hiç yön değiştirmeden yollarına devam ettiler. Beş atış sıfır sonuç.

 

Telaşla yanıma gelen Hayri amca ve eniştem ördekleri havada izlemişler ve tabi atıştan sonra istiflerini bozmadan gittiklerini görünce epey üzülmüşler. Nasıl vuramadın diye biraz da kızarcasına söylendiler. Bir ara bana ördeklerin neresine nişan aldığımı sordular. Bende peşlerine nişan aldığımı söyleyince güldüler. Saçmaların hızı ve hayvanların havada aldıkları yol gibi basit hesaplamaları hatırlatıp, daima önlerine doğru ateş etmem gerektiğini anlattılar. Doğruydu, diyecek sözüm yoktu ama bu benim ilk deneyimimdi. Ancak diğer taraftan vuramadığım için sevinçliydim. 

Bir yıl kadar sonra artık ava tek başına çıkmaya başladım. Yaşım daha 18 bile değildi. Ne ruhsatım vardı ne de av teskerem, Allah’a emanet gidiyordum. Belki o ördek olayından sonra yedi sekiz kez daha beraber çıktık. Henüz tek hayvan vurmadım. Vurmadım diyorum babamın sözlerini hiç unutmamıştım. Akşam av dönüşü mecburen mahalleden geçiyorum bana çevreden gülüyor, hiçbir şey vurmadığım için alay ediyorlar. Pek umursamıyorum zira bu avsız avdan çok keyif alıyorum. Akşama kadar dolaşmak, temiz hava almak, doğayı seyredip dinlemek beni harika hissettiriyor.

Bu şekilde birkaç yıl daha geçti. Kışın çok çetin geçtiği bir şubattı. Akşamdan niyetlendim ve ona göre hazırlığımı yapıp yiyecek bir şeyler ayırdım. Sabah ezanla kalkıp herkes uyurken dışarı çıktım. Kar yağmaya devam ediyordu. Sadece sokak lambaların aydınlattığı, dize kadar karla kaplı ara sokakları geçip, bir saat kadar sonra Yağcılar deresine vardım. Epey zahmetli bir yürüyüş olmuştu. Dere yolunu takiben Keremali Dağı eteklerine doğru yöneldim. Hava aydınlanmaya başladı ve kar yağışı durmuştu. Uzakta, dağın eteklerindeki Yeniköy’ün ışıkları seçilebiliyordu.

Bir ağaç kütüğünü temizleyip yanımda getirdiklerim ile biraz da titreyerek kahvaltı ettim. Plastik mataramda çoktan soğumuş çay vardı. Bir saat kadar burada kalıp düşüncelere daldım. Her ihtimale karşı tüfeği beş numara fişeklerle doldurdum. Bugüne dek bu bölgede kurt, vaşak, domuz veya ayı benzeri vahşi hayvana rastlandığını duymamıştım. Yine de tedbirli olmakta fayda vardı.

Bazen farklı yönlere bazen de geri dönerek saatlerce dolaştım. Bu süre içinde bol miktarda çulluk, su tavuğu gibi avlarla karşılaştım ama elim yine tüfeğe gitmedi. Bir ara bir ağacın dibinde yaralı bir baykuş gördüm. Yanına yaklaştım. Amacım yakalayıp ne yapabilirim diye bir bakmaktı. Sağ kanadı iyice yere düşmüştü, sanırım kırıktı. Ne yaptıysam yanına yaklaştırmadı, sürekli saldırmaya çalıştı. Yapacak bir şey olmadığını anlayınca onu kaderiyle baş başa bıraktım ve oradan uzaklaştım.

Bazen diz boyunu geçen karda yürümek beni fena yormuştu. Bir ara o ilk gittiğim sazlığa ulaştım. Sazlıklara kartopu yapıp attım. Ne havalanan bir ördek vardı nede en ufak bir ses. Bu şekilde ikindiyi yaptım. Acıkmıştım. Kahvaltıdan kalanları yemek için müsait bir yer aradım ve yine bir ağaç kütüğü bulup temizleyip oturdum. Güneş açmış, ışıkları kar üzerinde ışıldıyordu.

Hemen sağ tarafımda, 10-12 metre kadar uzağımda bir ağaca bakarken iki serçe gelip dalına kondular. Başladılar ötmeye. Kavga eder gibi bir halleri de vardı ama biri sürekli kanat çırpıp diğerine bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Güldüm, evlilerse dişi olan erkeğe söyleniyor diye düşündüm. Vah erkeğin haline. Dakikalar geçtikçe bu kez ikisi karşılıklı ötmeye başladılar, mübarek hiç susmuyorlar. Rahatsızlık vermeye başlayınca hemen bir kartopu yapıp ağaca doğru attım. Yakınlarına düştü, pek umursamadılar. Yine birkaç dakika sonra bu kez kalkıp ağaca attım, havalanıp tekrar aynı dala konup ötmeye devam ettiler.

“Gidin meselenizi başka yerde halledin” diye bağırarak daha büyük dört-beş kartopunu attım havalanıp gittiler. Tam yerime oturdum tekrar geldiler. Bütün neşem uçup gitti, sinirlendim. “Demek öyle ha” diyerek tüfeği alıp kalktım nişan alıp tetiğe bastım. Üzerinde durdukları dal parçalandı, havada birkaç tüy uçuştu ve o iki kuş doğruca aşağıya doğru kanatları açık vaziyette dönerek düştüler. Öylece birkaç saniye bakakaldım. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemedim.

Yüreğimde derin bir acı hissettim. Tüfeği omzuma asıp yavaşça ağaca doğru yürüdüm. Dediğim gibi en fazla 15 adımlık mesafedeydi. Gittim ve o kadar aramama rağmen kuşları bir türlü bulamadım. Her yer bembeyaz kardı, ne kuşlar, ne tüy, ne de kan izi vardı. Birkaç yerden karı delip çıkan ottan başka hiçbir şeyin olmadığı ağaç ve çevresine defalarca baktım. Ağacın çevresi dümdüz kardı, her yeri eşeledim, tüm karı taradım, yoktular. Gözümü hiç ayırmamıştım, uçup gitmiş olamazlardı. Şaşkın bir o kadar da pişmandım. Hava neredeyse kararana kadar orada kaldım ve çaresiz geri döndüm.

Günlerce bu olayı düşündüm ve ne olduğunu, nasıl olduğunu çözemedim. Sanırım bir hafta kadar sonra ilçe meydanındaki Gazi Osman Paşa Camisinde ikindi namazını kıldım ve geçip caminin hemen yanındaki çay salonunda sobanın yanına oturdum. İçeride yaşlı insanların sohbetlerini dinlemeye başladım. İlçede fotoğrafçılık yapan bir arkadaşım yanıma gelip oturdu biraz lafladık. Bana “yine ava gidiyor musun?” Diye sordu. En son geçen hafta sonu gittiğimi söyledim ve o iki serçe kuşunu anlattım. O anları yeniden yaşamışcasına kasıldım, gözlerim nemlendi, içim burkuldu sustuk.

Hemen yan masada oturan saçı sakalı ağarmış, buranın müdavimi bir amca söylediklerimi dinlemiş: “keşke ateş etmeseydin” dedi. Yüzüne baktım “keşke” diyebildim. Sonra elini omzuma koyup ”serçe kuşları çok farklıdır. Eşleri ile çokça cilveleşip sevişirler. Eğer böyle bir sevişme anında vurmuşsan onları bulamaman gayet doğal zira onlar yere değmeden göğe alınırlar” dedi. Donup kaldım, nefesim kesildi. Göğsümden içeri bir ateş düştü. Yerimden zor kalkıp dışarı çıktım. Camiye girip en ücra köşeye çekilip iki rekat namaz kıldım ve ellerimi açıp Allah’a yalvardım, dinmeyen gözyaşlarımla af diledim. 

Aradan belki kırk sene geçti, bir daha elime av için tüfek almadım. Şu satırları yazarken bile ağlamaklıyım. O olayı hiç unutmadım. Babamın nasihatını dinlemeyip bu hatayı yaptım. Hala pişmanlıktan içim yanıyor.  Mahşerde bunun hesabını nasıl vereceğim bilemiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilir

Köftenin sırrı

Oldum olası kuru köfteye bayılırım. Bugüne değin altmışa yakın vilayetimizi gezdim; ilk so…