Anasayfa Öykü Terk edilmiş ev

Terk edilmiş ev

Her şey daha kötüye doğru gidiyor ki, her nesil kendi çocukluk ve gençlik dönemlerini özlemle anıyor. Bir çok zaman “ah ah..bizim zamanımızda..” diye sohbete başlayanlara sıkça rastlamışızdır.

Her insanın çocukken yaşadığı ve unutamadığı anıları vardır. Çoğu zaman bunları düşünür, o günleri yad eder, şimdi ki çocukların, özellikle büyük kentlerde bizim yaşadığımız gibi bir çocukluktan nasıl da mahrum yetiştiklerini üzülerek gözlemlerim. Mesela aklıma ilk gelen bir çocukluk anımı anlatmak istiyorum.

Annem hep “başından büyük işlere karışma” derdi. Çok yaramazdım, ele avuca sığmazdım dersem yanlış olmaz.

Henüz ilkokul yıllarımdı. Kasabanın dışına doğru müstakil bahçeli bir evde yaşardık. Mahallede birçok arkadaşım vardı ve çok iyi anlaşırdık. Okuldan gelir gelmez hemen ödevlerimi yapar soluğu sokakta alırdım. Neler oynamazdık ki? Çelik-çomak, saklambaç, bilye, kovboyculuk en çok sevdiğimiz oyunlardı. Akşama kadar oynar sonra bisiklete binip çocukluğun keyfini çıkarırdık.

Mahallede uzak durduğumuz  eski terk edilmiş bir ev vardı. Zamanında tek başına yaşayan bir kadın varmış ve vefat ettikten sonra yakını olmadığından öylece terk edilmiş vaziyette kalmış. Zamanla kasabalılar çocukların veya meraklıların yaklaşmaması için çeşitli korkutucu hikayeler uydurmuşlar. Kadının ruhunun hala o evde olduğu, geceleri evden garip seslerin geldiği, eve yaklaşanları çağırdığı gibi. Yaramazlıkta sınır tanımayan biz çocuklar bu hikayelerin gerçek olmadığını bilsek de bazen o evin yakınlarından geçerken ürperdiğimizi hisseder, ani bir seste irkildiğimizde işi şakaya vururduk.

Bir gün parkta arkadaşlarla oynarken laf döndü dolaştı cesarete geldi. Karşı mahalleden pek haz almadığım bir çocuk bu eve hiç kimsenin girmeye cesaret edemeyeceğini, ancak kendisinin korkmadan girebileceğini iddia etti. Herkes birbirine bakındı, çok geçmedi bütün gözler bana odaklandı. Mahallenin en çılgın çocuğu olarak elim kolum bağlanmıştı, bunun altında kalamazdım. Korkunun ecele faydası yoktu.

Hep birlikte evin önüne gittik. Ev iki katlı, tarihi Safranbolu evlerine benzeyen cumbalı bir evdi. Pencereler arkasında perdeleri yırtıktı. Dış kapısı iki taraflı halkalardan zincirle kilitlenmişti. Eve nasıl gireceğimizi bilememiştik. El birliği ile evin çevresini dolaştığımızda arka bahçeye bakan birinci kat pencere camının kırık olduğunu fark ettik. Biraz daha kırarak içeriye girilecek duruma getirdik. Peki kural ne olacaktı? O arkadaş kuralı da düşünmüştü. Kırık camdan önce kendisi girip bütün odaların camından dışarı bakarak el sallayacaktı, bu şekilde tüm evin dolaşıldığı anlaşılacaktı.

Akşam yaklaşıyordu, annemin gözü yollardaydı mutlaka ama durmak yoktu; bu meydan okumaya kayıtsız kalamazdım. Önce pencerenin önüne bulduğumuz bir kasayı koyup üzerine çıkarak içeri girdi. Hepimiz evin dört tarafına dağılıp beklemeye başladık. Her ne kadar o çocuktan hoşlanmasam da cesaretine hayran kalmıştım. Hangi pencere önüne gelirse o cephede bekleyen arkadaş seslenerek haber veriyordu.

İlk katın tüm camlarına gelip perdeleri aralayıp el salmıştı. Şimdi gözümüz üst katın pencerelerindeydi. Dakikalar geçti görünmedi. Bekleyen hiçbir arkadaştan işaret gelmedi. Heyecanlanmaya başlamıştık. Birden içeriden bir çığlık duyuldu, buz kestik. İçeri giren çocuk avazı çıktığı kadar bağırıyor ve imdat istiyordu. Aynı zamanda bir şeyler devriliyor veya kırılıyor gibi sesler de vardı. Bekleyen bizim arkadaşlardan bazılarının kaçtığını gördüm. Önce bende kaçmayı düşündüm ancak yapamadım. Benimle beraber tek kalan arkadaşıma hemen eve giderek haber vermesini ve yardım getirmesini istedim. Tek kalmıştım ve içeriden feryatlar, acı içinde bağrışmalar kesilmiyordu. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Artık beklemenin zamanı değildi. Yan duvara dayalı duran bir demir çubuğu kaptığım gibi kırık camdan içeri girdim.

Sesler üst kattan geliyordu. Girdiğim odadan büyükçe bir salona geçerek oradan yukarıya çıkan merdivenlere yöneldim. Yavaş adımlarla arkamı da kollayarak ama çok fena korkarak basamakları çıkmaya başladım. İçerisi çok fazla aydınlık değildi. Merdivenlerin sonunda bir koridora çıktım. Hemen solumda sağdan ikinci odanın kapısı açıktı ve odadan koridor duvarına garip oynaşan gölgeler vuruyordu.

Arkadaş bağırmaya devam ediyor ve “bırak beni, imdat” diyerek yardım istiyordu. Gözlerimde kalbim gibi dışarı fırlamak üzereydi. İki elimle demir çubuğu kavramış ürkerek odaya doğru yürümeye başladım. Artık her şeyi göze almıştım. Ne ile karşılaşacağımı bilmeden bağırarak odaya daldım.

Elimde demir çubuk, odanın girişinde öylece kalakaldım. Odanın ortasında dört çocuk, ortalarında bizim imdat isteyen arkadaş öylece bana bakıp kahkahalarla gülmeye başladılar. Ne olduğunu anlamam çok sürmedi.

Meğer benim sinir olduğum çocuk, kendi mahallesinden arkadaşları ile önceden bunu planlamışlar. Gerekli hazırlıkları da yaparak camı kırıp önceden içeri girmişler. Aslında amaçları bizleri korkutup rezil etmekmiş. Bizden birinin içeri girerek kurtarmaya çalışabileceğini hesaba katmamışlar. Çok kızmıştım ama sonra benim onu kurtarmak için içeri girme cesaretimi göstermem karşısında söyledikleri beni sakinleştirmişti.

Çabucak çıkıp kimse gelmeden oradan uzaklaştık. Bizi bırakıp gidenlerle bir daha konuşmadım. Bu sinir çocuk ise hala en samimi arkadaşım. En iyi dostluklar kavgayla başlar diye boşuna dememişler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi çekebilir

Köftenin sırrı

Oldum olası kuru köfteye bayılırım. Bugüne değin altmışa yakın vilayetimizi gezdim; ilk so…